• Heavenskite

Özerklik


Kişinin kendi algılarını, duygularını, gereksinimlerini engellenmeden yaşayabilmesi ile gelişen özerklik duygusu, kişiliğin gelişmesindeki bütünlüğü belirler. Özerklik için bireyin verdiği mücadele kişinin canlılığını geliştirir. Sosyalleşme sürecinde özerkliğin engellenmesi ile topluma uyum bir çeşit itaat sınavı haline gelir. Karşımıza çıkan seçim ilginçtir; özerklik mi yoksa diğerlerine uyum mu?


Genelde özerklik denilince aklımıza kendi önemimiz ve bağımsızlığımız gelir. İktidar ideolojisine uygun olan bu düşünce biçimi kendine ve başkalarına daha üstün olduğunu sürekli kanıtlama zorunluluğunu beraberinde getirir. Bu durum sürekli bir savaşı içerdiğinden bizi hayatı kucaklama yeteneğinden uzaklaştırır. Okulların, ebeveynlerin, toplumun zihnimize işlediği bu biçim; bize kısıtlayıcı, bozucu, bencil özellikler kategorisini beraberinde getirir.


Özerkliğin temelinde, kendi duygu ve düşüncelerine açılan bir kendiliğe sahip olma yeteneği vardır. Özerkliğin yanlış gelişiminde ise duygu ve gereksinimler içsel bir uyumdan ziyade dış güçler tarafından şekillenir. Annenin bilinci ve özsaygısı bireylerin kendilik gelişimleri üzerinde belirleyici bir unsurdur. Çocuğun özsaygısı, annesinin gözündeki kısıtlamaları yansıtır. Bu süreçte ise dünyamızda çoğunlukla sevgi ve fedakarlık olarak gösterilen, nefret ve öfkenin belirli şekillerinin kaynağını buluruz.


Çocuk ağlaması, bize çocukken yaşadığımız aynı çaresizliği hatırlatarak içimizdeki öfkeyi harekete geçirir. Bunu hem kabullenmek zordur hem de fark etmek, çünkü bu duygular öğrendiğimiz gerçekliğimize ve bunun üzerine inşa edilmiş benliğimizin bütünlük yapısına ters düşmektedir. Anne ve babamızın bakış açısını üstlenerek, ağlamasıyla içimizdeki yoksunluğu uyandıran çocuğa işkence edip, her türlü yola başvurup onu sustururuz. Çünkü biz “gerçeğe” sıkı sıkıya bağlıyız ve “doğruyu” temsil etmekteyiz. Ayrıca çocuğun çaresizliği, kendimize olan güvenin şişirilmesine yardımcı olur. Söz konusu kendi çocuğumuz bile olsa başkaları üzerinde iktidar, otorite ve hakimiyet sahibi olmak benliğimizin anlamıdır.


Çocuk, kendi davranışlarını varlığının gelişmesi için ana çıkış noktası yapmamayı öğrenmektedir. Bu tecrübe, özerkliğin yanlış gelişiminde belirleyici unsurdur. Kendi gereksinimlerimizi tehlikeli, olmaması gereken hatta düşmanca şeyler olarak algıladığımız yanlış bir gelişim sürecine gireriz. Özerklik ve bizi özerkliğe doğru götürecek olan her şey içimizde korku uyandırmaya başlar.


Çocuğun iç dünyasının gereksinimlerini anlayamayan ebeveynler, çocuğu dış dünyaya bağımlı hale getirmektedir. Özerkliğin gelişiminin engellenmesiyle hiçbir şeyin kendi benliğimizden kaynaklanmadığını öğrenmemiz, kendi gereksinimlerimizi ve güdülerimizi görmezden gelmeyi beraberinde getirir.


İnsana özgü empati yeteneği, insan iletişiminin en yoğun ve en eski şeklidir. Bebeğin çevresiyle iletişimi dokunulmak, kucağa alınmak, taşınmak şeklinde gerçekleşir. Empatiyi öğrenme sürecinin anne ve bebek arasındaki ilişkideki uyarım niteliğiyle ilişkisi vardır.

Bebeğin dünyayı empati yoluyla algılayabilmesi için, ona dış dünyaya yeterince yönelme imkanı tanınmalıdır. Bu da ancak uyarıcı dış dünyayla düşük yoğunlukta kurulu bir ilişkiyle mümkün olur. Empatik duyu gelişiminin temelini atan anne ile bebek arasındaki karşılıklı yönelim ise düşük yoğunluktaki uyarım koşullarının yakınlaşma tepkisine, yüksek yoğunluktaki uyarım koşullarının ise geri çekilme tepkisine neden olmasıdır.


Çocuğunu içgüdüsel olarak dış güçler tarafından şekillenen uyarıcılardan koruyan bir anne, çocuğun kendi benliğinden öğrenmesi için gerekli temeli atmış olur. Tam tersi bir durumda ise, teslimiyet duygusundan çözüm arayışına kaçan çocuk, yaşadığı durumu anlatan her şeyi yadsımak zorunda kalacaktır. Başkalarının çaresizliğini hor görerek kendi çaresizliğini ortaya çıkarabilecek her şeyden intikam almış olur. Bu hor görmenin altında kendi korkularımız vardır. Kendimizi aşağılanmış hissederek, bunu telafi ettiğini düşündüğümüz gücün ve güç ideolojisinin gerekliliğini arttırırız. Bu yüzden ezilenler, başkalarını ezebilmek için kendilerini ezenlerin tarafına geçer: insanın insanlığını kaybettiği sonsuz bir süreç…


Böylece, bizi kendi özerkliğimize götürebilecek her adımdan nefret ederiz. Bitmek bilmeyen başarı ve verimliliğe duyulan şiddetli arzu özerkliğin yerini alır. Özerkliği reddetmemizin nedeni, bize yalnızca boyunduruk altında olduğumuzu hatırlatması değildir. Gerçek özerklik, çaresizlikten kaçmak için ayak uydurduğumuz bu güç oyunlarının maskesini düşürmektedir aslında. Hepimiz bir dereceye kadar bu oyunun içinde olduğumuz için istemesek de insanlıktan çıkmaya yönelik genel bir eğilim bulunur diyebiliriz. Empatimiz her gün gafil avlanmaktadır…

19 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Benim de