• Ece Bilgiç

Lykia’nın Başkenti Xanthos


Kalkan Fethiye yolu üzerinde Kınık içinden geçerek gidilen Xanthos antik kenti ilk adımda sizi kucaklıyor. Öncelikle şunu söylemeliyim işletmesi neredeyse yok, oldukça bakımsız ve ilgisiz kalmış derme çatma bir klübeye kişi başı 10 tl ödüyorsunuz, tabi müze kartınız yoksa. Hemen yolun karşısından başlamalısınız tura. İlk bakışta iki taş mezar dikkat çekiyor. Biri kayık çatılı biri düz çatılı iki mezar anıtı oldukça iyi korunmuş gibi görünse de önemli bölümü 1841-42 yıllarında gemilerle İngiltere’ye götürülmüş. Bu muhteşem kabartmalar restore edilmiş ve British Museum’da en çok ilgi gören salonlardan biri olan 7. salonda sergileniyormuş. Xanthos’da gördüğünüz işlemeler ise sonradan aslına uygun olarak yapılmış alçı kopyaları. Aşağıdaki fotoğrafta rengi farklı olan kısmın sonradan yapıldığı görülebilir.

Bu arada bilmeyenler için, kayık çatılı mezarın amacı ölülerin öbür dünyada suyla karşılaşma ihtimaline karşı alınmış bir önlem olarak biliniyor. Ölülerin takılar, altınlar ve kıyafetlerle bu mezarlara konmaları da bu yüzden. İşte tam bu noktada Durmuş Kiraz’la karşılaşıyoruz, “ben hep bu mezarın altında otururum.” diyor. Kendisi tam 38 yıldır İngilizlerle, Fransızlarla ve son olarak da Türk arkeologlarla kazılara katılmış, kendi şehri gibi anlatıyor, Xanthos’u ondan dinlemek muazzam bir fark yaratıyor ve gezinin geri kalanını onun önderliğinde tamamlıyoruz.

Xanthos’un kuruluşunun M.Ö. 1200’lere dayandığı sanılıyor. Lykia birliğinin başkenti, dini ve idari merkezi Xanthos. Lykia’dan sonra Roma ve en son da Bizans hakim olmuş bu bölgeye. 3 katman halinde gözlemlemek mümkün bütün bir kenti. “Her yeni gelen bi öncekinin yaptıklarını yıkıp inşaat malzemesi olarak kullanmış, böyle öğreniyoruz biz bunları, kazdıkça çıkıyor işte çocuklar.” diyor Durmuş amca. Yapılan kazılardan edinilen bilgiye ve tarihçi Heredot’a göre M.Ö. 545’te kenti kuşatan Pers ordusuna karşı kahramanca savaşmış Xanthos’lular. Heredot ise şöyle anlatıyor, “Pers ordusu başlarında komutanları olduğu halde Xanthos ovasına indiği zaman Xanthoslular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı az sayı ile döğüştüler. Yiğitlikle nam saldılar ama yenildiler. Kadınları, çocukları, hazineyi ve köleleri kaleye doldurdular. Ateşe verdiler. Öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine yeminle bağlanarak düşmana saldırdılar. Ve hepsi de savaşarak öldüler.” Bir diğer kaynağa göre ise çıkardıkları yangından sonra savaşmaya devam eden ve yenildiklerini anlayan Xanthoslu erkekler esir düşmemek için intihar etmişler. Oldukça hüzünlü hikayeleri halkın cesaretini ve gururunu da açıkça ortaya koyar cinsten. Malesef böyle bitmemiş hikayeleri. Savaş sırasında “karşıki şu dağlarda”, diyor Durmuş amca, olan 80 kadar aile döndüklerinde bu korkunç katliamı görüyor ve şehri sıfırdan yeniden inşa ediyorlar, el birliğiyle. Yaklaşık yüz yıl sonra M.Ö. 475-450 yıllarında ikinci felaketi yaşıyor Xanthos halkı ve şehir yine Persler tarafından işgal ediliyor. “Yine çocukları, kadınları Akrepol’de yakıyor adamlar, savaşıyorlar. Bu cesareti gören Pers kralı dayanamıyor ve canlı getirilen her Xanthosluya ödül vereceğini söylüyor askerlerine” diyor Durmuş amca. Bu ikinci yangının izlerine ise arkeolojik kazılar sırasında ulaşılmış. “Bak şimdi bi kat beyaz bi kat siyah taş çıkıyor, bizim de içimize doğmadı ya kazılardan buluyoruz bu yangınları hep.” diye özetliyor Durmuş amca durumu. Bir diğer felaketi de M.Ö. 42 yılında Brutus’ün kenti işgali sırasında yaşıyor Xanthoslular. Yine teslim olmayan Xanthos halkı özgürlükleri uğruna ölene kadar savaşıyor, ünlü Brutus sonuçta sadece 150 erkek ile birkaç kadını ele geçirebiliyor. 1950’den 2010’a kadar Fransız arkeologlarınca kazılan şehir şimdi ise Akdeniz Üniversitesi arkeologlarına emanet. “Şimdi okullar paydos olduğunda gelecekler, üç kuruş para verip gönderiyorlar o çocukları buraya sıcağın alnında 38 gün çalışıyorlar, ben de duruyorum başlarında. Şimdi şurda Roma hamamı var ben oranın temizliğini yaptım, orayı kazacağız sonra Agora’dan devam edeceğiz.” diyor Durmuş amca.

Su kanallarını gösteriyor Durmuş amca bize, Roma dönemine ait kanallar şehrin gelişmişliğini gözler önüne seriyor. “Fotoğrafını çek.” diye kızıyor bazen. İşte o fotoğraf:

Bir sonraki durağımız kralın terası oluyor. Şimdi bile muhteşem bir manzarası var terasın, Eşen Çayı, bölgenin geri kalanı, seralar ayaklarınızın altında kalıyor. O zaman Xanthos Nehri olarak bilinen Çay yalnızca bir tarafta görülebiliyormuş, diğer taraf ise denizmiş, depremlerle çekilmiş su. “Verimini bırakmış giderken, bak şimdi sera buralar.” diyor Durmuş amca ve bir an aldığınız keyifi kursağınızda bırakıyor, “işte buradan atlamış erkekler, savaşı kaybedince.” diyor.

Hafif bir hüzünle devam ediyoruz, amfitiyatroyu gösteriyor, “eğer yerden başlarsa oturaklar, tiyato oynuyor, gösteriler oluyor, orkestralı şenlikler düzenleniyor diye anlarız biz.” diyor. 5000 kişilik bu amfitiyatro Lykia döneminde maskeli gösteriler, müzikli etkinlikler için kullanılmış. Roma işgalinden sonra burası arena olarak kullanılmaya başlandığından yerden 1-2 metre yükseklikte, yarım u şeklinde bir duvar örülmüş. Orkestranın durduğu bölüm ise yeniden düzenlenilerek aslan kafesine çevrilmiş. Böylece seyirci aslanlardan korunmuş ve dövüşlere ev sahipliği yapmış amfitiyatrodan bozma arena. “Zaten” diyor Durmuş amca “bu duvarı nerde görsen diycen ki Roma gelmiş gösterileri dövüşlere çevirmiş, burası artık arena olmuş. Yok oturaklar yerden başlıyorsa orası eğlence yeri diycen. Amfitiyatro topraktan başlar amcam.” Dikkatli bakarsanız fotoğraftan bile anlaşılıyor sonradan örülen duvarlar.

Arenanın tepesinde bir kapıdan geçiyoruz, dönemin kapılarının çalışma prensibini anlatıyor Durmuş amca, bazen de kızıyor, hele aynı şeyi iki kere sorarsanız. Yürüyüşe devam ediyoruz, Agorada yürüyoruz. “Bak,” diyor Durmuş amca, “yolu nasıl eğimli yapmışlar, su olduğunda aksın gitsin diye, giderleri bile var çiçek desenli, kaç bin yıl öncesi amcam, bi de şimdi bak şehirleri su basıyor.”