• ozanakbas

Anksiyeteyle Yaşamak

Bu haftanın dosyasını yine bildiğim bir yerden açmak istedim ve “Anksiyete”yi seçtim. Dillere pelesenk olmuş, günümüzde sözümona her on kişiden sekizinin falan mağduru olduğunu iddia ettiği anksiyete bozukluğuna biraz daha yakından bakalım, üzerine biraz konuşalım istedim. Çünkü, evet, ne çektiğimi bir ben bilirim, bir de anksiyetenin kendisi bilir. Klinik anlamda bundan uzun yıllardır mağdurum, birkaç farklı uzmandan yardım aldım, ilaçlar kullandım, kendi baş etme mekanizmalarımı da geçirdim süreç içerisinde ama açıkçası içimden hiçbir zaman tam anlamıyla söküp atamadım bu illeti.




Biraz da yine zaman içinde çok dile getirildiği için anlamını yitirmeye başladığını hissediyorum. Bu yüzden konsepti yanlış anlamayalım, neyin ne olduğuna dair daha net fikir sahibi olalım diye, bu hafta bu konuyu masaya yatırıyorum. Hem sizde yoksa bile böyle bir durum, çevrenizde böyle bir durum yaşayanlar varsa, onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğine dair daha iyi fikir sahibi olursunuz belki de.


İsteyenler için video halini de buraya bırakıyorum yine.


O zaman Anksiyete Nedir? Diyerek başlayalım mı. Başlayalım 😊


Anksiyete Nedir?

Anksiyete dediğimiz şey aslında Türkçe ve temel anlamıyla, endişe/kaygı dediğimiz his. Fakat klinik psikoloji ve psikiyatride bunun karşılığı anksiyete olarak tabir ediliyor. Şu andan itibaren “anksiyete” dediğim yerlerde bu klinik anlamdaki kullanımı anlayalım bu yüzden. Aslında kaygı da mutluluk ya da öfke gibi bir duygu ve her insan tıpkı diğer duygularda olduğu gibi kaygıyı da hissedebilir. Birisi için, bir olay için, gelecek için kaygılanabiliriz. Hele ki şu içinden geçtiğimiz süreçte bu duyguyu hissediyorsanız kendinize yüklenmeyin, normaldir. Fakat “bende anksiyete var” cümlesinde geçen anksiyete kelimesiyle kastedilen daha yaygın ve gündelik hayatın içinde, her an, bir şekilde kendine yer edinebilen bir kaygılılık hali.




Bu durumun, fiziksel, zihinsel (bilişsel) ya da davranışsal göstergeleri olabiliyor. Olağan hayatın akışında her bireyde olabileceği gibi içinizde var olabilecek kaygı hissinden farklı olarak “anksiyete”, ihtimal dahilindeki kötü senaryolar üzerinden oluşacak senaryolarla hayatı kendine zindan etmeyi, kas gerginliğini, kalp atışlarında hızlanmayı ve muhtelif önlemler almayı kapsıyor.


Davranış Araştırmaları ve Terapileri Merkezi’nin çalışmalarına göre,ideal düzeyde kaygı bir anlamda faydalı. Daha iyi performans ve daha hazırlıklı ve üretken bireyler olmamızın önünü açıyor. Ancak aşırı kaygı durumu, çok hızlı gittiği için kontrolünü kaybetmiş bir araca benzetilebiilr. Her şeyin fazlası zararlıdır sonuçta, bilirsiniz. Bu yüzden bu aşırı kaygı hali aslında bir bozukluk. İşte buna da, anksiyete bozukluğu diyoruz.


Peki Anksiyete Neden Olur?


Bu soruya araştırmalarımdan ve çeşiti kaynaklardan bulduğum cevapları berlitmeden önce kendi şahsi fikrimi söylemek isterim. Tamamen kendi bilgibirikimim ve gözlemlerimden hareketle cevap verecek olursam anksiyete bozukluğu yaygın olarak kent insanında görülüyor. Bunun nedeni de insanın yani biyolojik anlamda homo sapiens cinsinin kent yaşamına henüz adapte olamamış olması. Bizim için sanki hep böyleymiş gibi geliyor, değil mi? Hayat hep böyleymiş, hep okullara gidilmiş, işlere girilmiş, betonlar arasında iki göz bir dairede hayat mücadelesi verilmiş, insanlar hep kendini kanıtlamak zorunda bırakılmış, başarı, kariyer, aile, toplumsal beklentiler karşısında bir var oluş mücadelesi vermiş, biz de sıramızı savıyoruz gibi, değil mi? İşte aslında öyle değil. İşin toplumsal boyutu tartışılır, bu tarihsel akışta yüzyıllardır böyle süregelmiş olmalı, fakat kent yaşamı öyle değil. Yani psikolojik olarak hep bir var oluş savaşı ve kendini arayış süreçleri yaşamışsa da insan evladı, fizyolojik olarak doğadan bu kadar kopuk olduğumuz bir başka dönem yok. Böyle büyük kentlerde yaşamamız, böyle kalabalık nüfuslar içinde var olmamız özellikle sanayi devrimiyle söz konusu oldu, yani anlayacağınız, henüz çok yeni. Benim şahsî olarak etkisi olduğunu düşündüğüm bu fizyolojik olarak uygun olmama durumu çevresel faktörlerinden bir tanesi anksiyetenin.


Onun dışında akademik anlamda anksiyetenin üç nedeni olduğundan bahsediliyor. Bunlar “Genetik ve Nörobiyolojik Faktörler”, “Genel Psikolojik Yatkınlık” ve “Özgül Psikolojik Yatkınlık” şeklinde sıralanabilir. Barlow’un 2002 yılında yayınladığı çalışması “Anxiety and its Disorders”da genetik ve nörobiyolojik faktörlerin kişilik ve mizaç özelliklerine katkısı olduğunu ortaya koyuyor. Kısacası kimimiz kaygılı olmaya doğuştan meyilliyiz ama bu tek başına yeterli değil. Bu özelliklerin çeşitli sosyal ve psikolojik yaşanmışlıklarla nasıl etkileştiği de önem arz ediyor. Bu noktada devreye kontrol algısı dediğimiz olay giriyor (genel psikolojik yatkınlık). Kişinin baş etmek durumunda kaldığı stresli durumlarla baş edebileceğine ne kadar inandığı bilgisi yani. İki uçlu bir spektrum gibi düşünürsek bunu bir ucunda yaşamındaki mücadelelerin hepsiyle baş edebilecek güce sahip olduğunun tam güveni varsa, diğer ucunda tam belirsizlik bulunuyor. Çocuklukta deneyimlenen olumsuz durumlar ve ebeveyn yaklaşımları bu kontrol algısı üzerinde belirleyici olabiliyor. Bu da üçüncü maddemiz olan özgül psikolojik yatkınlığı ilgilendiriyor. Örneğin, bedenindeki belirtilerden endişelenen ve bunlardan şikayet eden bir anneyi gözlemleyen çocuk bedensel belirtilerin tehlikeli olduğunu öğrenebilir. Bu öğrenme geçmişi de daha belirgin bir psikolojik yatkınlık oluşturur.

Anksiyeteyle Yaşamak


Anksiyete bozuklukları tıpkı her psikolojik rahatsızlık gibi hafife alınıyor. Fakat alınmamalı. Nasıl ki ülser olduğunuzda tedavi görmezseniz çok tehlikeli sonuçlar ortaya çıkabiliyor, psikolojik rahatsızlıklara da böyle yaklaşmalıyız. Çevrenizde, bu tip belirtilerle yakınan birileri varsa mutlaka bir uzmana görünmeleri gerektiği konusunda kendilerine yol gösterin. Öte yandan, anksiyete özelinde bir örtülü popülizm söz konusu gibi gelmeye başladı bana. “Ya bende anksiyete var” dediğimde “bende de, bende de!” demeyen yok neredeyse. Belki gerçekten herkeste vardır bilemem, ama bence yok 😊 Çünkü konuşmayı biraz ilerlettiğimde her insanın hayatında olabilecek dozajlarda yaşanan kaygı hissini, yani hissetmekte olduğu endişe duygusunu, anksiyete diye kendi teşhisini koyarak adlandırıyor olduğunu fark ediyorum birçoğunun. Bunu bu kadar ciddiye almak ve yanlış anlaşılan bir konsepti bu anlamda düzeltmek istemekte bu yüzden gönüllü oldum.


Anksiyete bozukluğu yaşayan biri tedavi almalıdır arkadaşlar. Suyun altında nefessiz kalıp yüzeye çıkamamak gibi anksiyeteyle yaşamak. Bazı anlar baş etmesi çok güç olabiliyor. Eğer bu cümlelerin ulaştığı kişilerden bu dediğimi anlayan ve kendini yalnız hissedenleriniz varsa, lütfen bana ulaşın, seve seve size yardımcı olur, gerekli yönlendirmeleri yaparım.


Anksiyete bozukluğu öyle bir noktaya gelebiliyor ki, birey gündelik hayatını sürdürmekte zorlanıyor. En ufak mesele, oluşabilecek yüzlerce felaket senaryosunun üretimine yol açabiliyor. Yani paranoya belirtileri de görülebiliyor anksiyetede. Yapılan bir çalışmaya göre hayatında intihar girişimi vakası olan bireylerin %70’i anksiyete bozukluğundan müzdarip çıktı. Benim de geçmişimde böylesi bir girişim var, bunu söylemekten utanmıyorum aksine, birilerinin yalnız olmadıklarını anlamaları adına belki de etkili olur. Çünkü evet, çok iyi biliyorum, atılan her bir e-postanın nasıl bir çileye dönüşebileceğini, günde on tane yapılacaklar listesi çıkarmanın, birden yerinden çıkacakmış gibi atan bir kalbin, işe yaramış gözüküp uzun vadede çözüm olmayan terapi seanslarının, ilaçların, olmamış şeyler üzerinden sürekli gerçekçi senaryolar üretmenin, beş yıl önceki bir konuşma üzerinden kafada kurulup durmanın ne demek oduğunu çok iyi biliyorum. Önlemlerle, ihtimallerle, korkularla, uykusuz gecelerle baş etmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum.




Topluluk önünde çıplakmış gibi hissetmenin, parmakla gösterilip gülünüyormuş gibi hissetmenin, savunmasız hissetmenin ne demek olduğunu da çok iyi biliyorum. Anksiyeteyle yaşamak işte böyle bir şey ve ben bunu çok iyi biliyorum. Ama yöntemleri var baş etmenin. Kendi deneyimlerim bana şunu gösterdi; bir uzman yardımı ve ilaç takviyesiyle bile iş bireyde bitiyor. Öncelikle siz kendinizi tedavi etmeye, size iyi gelen eylemleri, aktiviteleri keşfetmeye çalışmalısınız ve buna açık olmalısınız. Arada bir durup derin nefes almayı hatırlamak gibi. Belki yoga, belki olumlama kayıtları, belki toprakla ya da sporla uğraşmak, müzik yapmak ya da resim çizmek… Biraz meditasyon, biraz farkındalık. Ben mesela kafamda bu paranoyak konuşmalar ve felaket senaryoları peydah olduğunda “DUR” diyorum kendime. Bayağı, dur, diyorum, napıyosun?. Unutmayın, insanlar sizi ne kadar severse sevsin, ne yaşadığınızı bir tek siz biliyorsunuz ve size sizden başkası, siz gibi destek olamaz.


Kendinizi sevdiğiniz, kendi savunma mekanizmalarınızı geliştirdiğiniz, kendinizle barışık, huzurlu günler dilerim!


Konsepti yanlış anlamayın!

Kaynaklar:

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2940247/

https://www.healthline.com/health/mental-health/how-to-cope-with-anxiety#quick-coping-methods

https://datem.com.tr/gunluk-hayatta-ve-psikolojik-sorunlarda-anksiyete/