• ozanakbas

Baba'nın Toplumsal İnşası ve Babalığın Sorunları

Her hafta gündemi kavrayan bir konuyu farklı açılardan ele alarak sizlere sunuyorum biliyorsunuz. Önümüzdeki Pazar da Babalar Günü olduğuna göre bu haftanın dosyası olarak da Babalık mevhumunu seçmeye karar verdim. Burada da yine, "konseptin yanlış anlaşıldığını" düşünmeme yol açacak çok fazla mesele var. Şimdi bu konudaki görüşlerimi hem sizlere sunmak, hem de sizin bu anlamdaki yorumlarınızı almak isterim.


Geçen hafta evlilik ve düğünler, bu hafta aile değerleri, annelik, babalık falan böyle politik anlamda doğru konuşmanın zorlaştığı tehlikeli çizgilerde yürüyorum bu aralar hep :) Ama zaten yanlış konsept'i hayata geçirirken kafamdan geçen de biraz böyle bir şeydi. Ayıp, hakaret, aşağılama yok gerçi benim dilimde. Sadece, çoğunluğun ideolojisini, yaşayış biçimini, inanışını sorgulamak biraz hassas bir hal alabiliyor, sorgulamadan/otomatik olarak kabul edilmiş değerleri masaya yatırdığınızda genellikle bir miktar dirençle karşılaşabiliyorsunuz. Bu girizgahı yaptım, çünkü mesela şimdi "annelik abartılıyor" dediğimde ilk etapta odadaki tüm kafaların bana döneceği, bazılarının elini hayretle ağzına götüreceği, bazılarınınsa "hiiii" diye nefesini tutacağı bir senaryonun mümkün olduğunu biliyorum :)




Ben, annemi de, babamı da çok seviyorum. Bu hayatta en kıymetli varlıklarım onlar, öncelikle bunu da söyleyeyim. Ama ben farklı bir şeyden bahsediyorum. Yine toplumsal olarak inşa edilmiş, temelinde hem psikolojik, hem pedagojik olarak çok doğru olmayan ebeveynlik biçimlerinin hem ebeveynler, hem evlatlar için büyük baskı ve stres yaratabileceğini düşünüyorum çünkü. "codependent" yani eş bağımlı ilişkilerin her formunun birey için zararlı olduğu görüşündeyim. Yani birisi var olduğu için var olabilmek, birisinin varlığı üzerinden hayata karşı ne kadar güçlü olduğunun tayinini yapabilmek her iki taraf için de zorluk yaratacaktır. Kişilerden ve nesnelerden bağımsız olarak, kendisi olarak var olabilmeyi öğretmek bir ebeveynin en önemli vazifesidir bana kalırsa.


Bu anlamda şöyle dönüşler de alıyorum. Senin çocuğun var mı? Yok'sa anlayamazsın... Ya da; baba olunca görürsün... gibi, ama bunu anlayabilmek ya da bu meselelerde görüş belirtebilmek için baba olmam gerektiğini düşünmüyorum açıkçası :) Kaldı ki bence ben de babayım. Fındık'ı ilk tuttuğum günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı :) (çok ciddiyim ama neyse, bu başka zamanın konusu olsun)



Şimdi mesela ben, "annelik abartılıyor" dediğimde, toplumsal olarak anneye ve babaya biçilen rollerin adaletsizliğine değinmek istiyorum biraz da. Bir annenin evladının iyiliğini düşünebilme, onun için kendinden fedakarlık yapabilme kapasitesini yadırgadığımdan, bunu yanlış bulduğumdan bahsetmiyorum. Bir baba değilim belki, ama bir evladım. Okuyorum, araştırıyorum, bu toplumsal inanışları, kabulleri ne kadar çok sorguladığımı artık anlatmama gerek yok sanırım hatta. Bazı şeylerin zarar verdiğini görüyorum ve bu gözlemlerim hakkında konuşmadan önce, konuşacaklarımın bazı dayanakları olması adına araştırmalar yapıyorum, farklı kaynaklardan, literatürden yararlanıyorum. Bu konuda da öyle yaptım.



Bir baba doğum yapmıyor değil mi? 9 ay boyunca vücudunda değişimleri, hormonların etkilerini, sıfırdan var olmaya başlayan, tekme atan, hareket eden bir başka insanın varlığını hissetmiyor. Doğum sonrası bir annenin yaşadıklarını en azından fizyolojik ve biyolojik anlamda yaşamıyor? Bu yüzden bir annenin evladıyla kurduğu derin bağ ve güçlü bağlılığı tam olarak hissetmesi mümkün değil? Şimdi burayı iyi toparlamam lazım :)


Çünkü mümkün.

Çünkü aynılarını baba da yaşıyor.


İngiliz antropolog Anna Machin kendi çocuğunun doğumundan sonra (disipline girmiş bir kadın olarak) öncelikle kocasıyla ilgili tespitlerinin kafasında uyandırdığı merakla, sonra dünya çağında yüzlerce deneğin de katılımıyla on yıldan uzun süreye yayılan bir çalışma yürütüyor babalık (fatherhood) üzerine. Bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkanlar oldukça enteresan geldi bana. Bir baba da, tıpkı bir anne gibi; bir çocuk dünyaya geldikten sonra hormonal ve fizyolojik, aynı zamanda kalıcı, bazı değişimlerden geçiyormuş. Yalnızca bu dönüşümler anneden 9 ay 10 gün sonra başlıyor. Çalışmalara göre bir babanın, onu bu evlada bağlayan hormonal değişimlerinin başlaması çocukla etkileşime girdiği saniyede başlıyor. İşte bu minik fark, babalık ve annelik üzerine giydirilen bütün toplumsal kalıpların inşasına neden olmuş. Annelik abartılıyor'dan kastım da tam olarak bu. Anneye çok yükleniliyor, demek istiyorum aslında. Baba da biyolojik ve hormonal değişimlerden geçiyor ve evladıyla farklı ve özel bir bağ kuruyor.


Buraları biraz açıklayacağım, çünkü buradan az evvel bahsettiğim toplum meselesine döneceğim tekrar. Bir erkeğin, çocuk sahibi olduktan sonra vücudundaki testosteron oranının tekrar eski seviyesine çıkmayacak şekilde düştüğünü biliyor muydunuz? Ya da vücudunda dopamin ve oksitosin salgılandığını? Oksitosin üremeyle ve doğumla yakından ilgili bir hormon olmakla beraber bir annenin emzirmesi esnasında da salgılanan bir hormon. Babanın ailedeki ve evladının hayatındaki rolüyle ilgili toplumsal ve kültürel bariyerlerden başka hiçbir bariyer olmadığını anlatacağım şimdi size adım adım. Bütün memeliler arasında evladı üzerinde sorumluluk sahibi olan %5'lik dilimde insan türü. Evrimsel ve biyolojik olarak çocuğuna sahip çıkan erkek canlılar arasında bir azınlıktayız yani. Bu, öğretilmiş toplumsal kodları bir kenara koyduğumuzda da, bir babanın çocuğunun hayatında var olacağını, diğer canlı türleri gibi üreme ve neslini devam ettirme hedefini tamamladıktan sonra yeni eşlere/partnerlere ihtiyaç duymadığı anlamına geliyor.




Buradan hareketle toplumsal cinsiyet rollerinin perçinlenmesi de mümkün oluyor. Bağlı ve yakın ilişki kuran (attached) bir anne; saçını süpürge eden, işten doğum izni alıp çocuğuyla ilgilenen, "yuvayı kuran" bir dişi kuş olarak var olurken, para kazanan, mesafeli, çocuğunu seven ama hiçbir zaman bir annenin kurduğu kadar yakın bir ilişki kurması beklenmeyen, uçup yuvaya yemek getiren bir erkek kuş olarak var olan bir baba. Size bir haberim var, insan kuş değildir. Kuşla aynı familyada bile değildir. Size bir haberim daha var, kuş cinslerinin yaklaşık %90'ında da yuvayı erkek kuş yapar :) Bu, "böyle gelmiş böyle gider"leri sorgulamamaya devam edersek, yanlış inanışlar üzerine kurulmuş, eşitlik ve psikolojik refahı etkileyen daha bir sürü uydurma öğretiye mahkum olacağız.


Bir çocuğun hayatında babasının var olmasının, onunla aktif iletişim içinde olmasının, duygularını ve düşüncelerini paylaşmasının gelişim sürecinde ne kadar önemli olduğundan bahsetmeme gerek yoktur herhalde. Yine Anna Machin'in çalışmasına göre, insan türünde babanın vazifesi çocuğa hayatla yüzleşme, zorlukları tanıma, linguistik ve lojistik yetileri kazandırma şeklinde evrilmiş. Hayatta aldığımız kararların doğruluğu, tuzakların farkındalığı, insanlara doğru puan verip, doğru kişilerle sağlıklı iletişimler kurabilme yeteneğimiz babamızla çok ilgili yani. Öte yandan, çocuğuyla yeterince vakit geçirmeyen babanın hormonal olarak da aidiyet geliştirmesi zorlaşıyor. Kısacası; toplumsal olarak inşa edilen bu "sevdiğini söyleyemeyen, uzak ve mesafeli" baba figürü hem çocuk hem de baba için çok zararlı. Bir yan etkisi de toplumsal cinsiyet rolleri üzerine işte. Babanın doğum izni almadığı, doğum ve hamilelik ihtimali, ya da annelik rolü sebebiyle denk meslektaşlarından daha düşük maaş alan kadın çalışanlar (gender pay gap), bunun üzerinen anneliğe atfedilen toplumsal baskı ve abartılı beklenti, kimse kusura bakmasın ama 20. yüzyıl "Amerikan Rüyası"ndan kalma bir hikâye.


21. yüzyıl dünyasında yaşıyoruz. Kaldı ki kapitalist düzen tek maaşla ev geçinmenin mümkün olmadığı bir sistemde var ediyor aileleri. Durum böyleyken çocuk dünyaya getiren ailelerden toplum gözünde ve iş dünyasında beklenenlere biraz çeki düzen verilmesi gerekiyor. Bireylerin kendi ekonomik bağımsızlıkları olmasının toksik, eş bağımlı ve güvencesiz hayatların önüne geçmek anlamında önemli olduğunu biliyoruz. Bir çocuğun hayatında kendisi olarak var olabilen, ona duygu ve düşüncelerini aynı rahatlık ve güvenle ifade edebilen, ondan dolayı ya da onun için var olmayan, eşit ve denk anne ve baba karakterlerinin üretilmesi ve eski kodların güncellenmesinin zamanı geldi. "Babadır o, sevdiğini söyleyemez" inanışına bir son vererek, hissetmenin, sevmenin, üzülmenin kültürel olarak reva görülmediği toplumsal erkek portresini yırtıp atmanın da zamanı geldi. Hisleri hissetmek insanîdir. Eylemler insanîdir. Bunlarda cinsiyet olmaz. Bir baba da, bir anne kadar dönüşür, bir o kadar sever çocuğunu. Bir anne ve bir babanın paylaşılan hayattaki rolleri adına en ufak bir fark için ne fizyolojik, ne psikolojik ne de sosyolojik bir gerekçe olamaz. Ezberletilmiş ve tek beden tek tip terzi edilip giydirilmiş bu rolleri reddederek, daha sağlıklı bireylerin, dolayısıyla ailelerin ve dolayısıyla toplumların inşasını mümkün kılabiliriz.


----


Babamla benim hayat görüşlerimiz, topluma, dine, yaşama bakışımız çok fazla aynı düzlemde kesişmedi bugüne kadar. Buna rağmen toplumun bir babaya biçtiği o mesafeli-uzak erkek figürü olmadı benim için hiçbir zaman babam. Hep iletişim içindeydik. Konuştuk, tartıştık, anlattık. Dolayısıyla ben de, bu vesileyle, benimle her daim iletişim kuran, beni her kararımda destekleyen, iyi günde, kötü günde yanımda olan, bana bağımlı olmayan, ona bağımlı olmamı beklemeyen, hayatı, insanları tanıtan, beni görüşlerimle, inançlarımla ötekileştirmeyen, olduğum gibi seven ve her şeyden önemlisi her fırsatta da bana beni sevdiğini söyleyen babama buradan teşekkür etmek istiyorum. İlk evlattım ben, deneye yanıla, düşe kalka ve en başından itibaren konuşa konuşa yolumuzu bulduk. Ona minnettarım. Babalar Günü'n kutlu olsun babacığım, seni seviyorum ve her şey için teşekkür ederim.