• zerzaf

Bir Günlük


Ev-çatı-barınak-ocak-ateş-eş ve aş, kargaşa tadına ancak bir 25. yy. dramedisinde varabilirdi. Kargaşanın çağı ise üç yüzyıl öncesine dayanıyordu ve nefret hastalığı herhangi bir ruhun taşıyabileceği son dozajın sınırlarını zorlamıştı. Hastalığa yakalananların sayısı henüz pik yapmışken, sosyobiyolojik bir gerievrim süreci mecburiyetle bu duygunun zayıflayıp yokolmasına neden olmuştu. Nedeni hâlâ tam olarak kavranamayan bu süreç bir çok bilim insanı yanında sanatçıları da etkilemişti. Özellikle yazın alanı, duygu temelli bir oluşumun -hastalık bile olsa- gelişimimizde önemli bi yeri olduğunu hatırlatıyordu.


Mitolojik bir edayla yazılmak zorunda kalınan bu oyun metni, dönemin en iyi örneklerindendi fakat futuristik öngörülerinin hatrısayılır bir saygınlık kazanması öyle hemencecik olmamıştı. Ta ki bağlı bulunduğum psikoloji ekolü, nostaljik eserlerin, kitlelerin bilinçaltı temizliği için kullanılmasına karar verene kadar. Dönemin hastalığının ne olduğunu anlayana kadar uğradığım metamorfozun haddi hesabı yok. Bugün böyle bir duygunun esamesi bile okunmazken belli ki, o gün bu esamenin kaynak suyu anne' lerdi. Koca bir çağ, insanoğlu nasıl olupta bu yaratığı sevgi kaynağı olarak görmüş ve kendini ezip büzen şeyi göklere çıkarıp bir türlü yere indirememişti. Gerçi kokusu tüm yeryüzünün dörte üçünü ele geçiren çöp tepeleri ve gözü-kulağı eğitimsizleştirerek varoluşsal şüpheleri öldüren reklam zehirlenmeleri de aynı yüz yılın icatlarıydı fakat bunlar atâlettendi ve kapital köleliğin anlaşılabilir yan etkileriydi. Lâkin anlaşılmaz şekilde doğurduğunu yiyen bir ruha tapılıyor ve olmadık yere yaratılan çabalarla buna tav olunuyordu. Hiç bir akıllı çıkıpta annelik yoktur, kollektif zihnin bir ilüzyonudur diyememişti? Belki diyen olmuştu ama hemen gene bir kutsal süpürgeyle eşik ötesine süpürülmüştü.



Nefretin bir hastalık olması fikri bile henüz bilimsel görülmezken aslında bu duygu toplum liderlerinden tutun da, wc bekçilerine kadar herkese bulaşmıştı. Herkesin bir annesi vardı ve onunla yaşamak zorunda kalan herkes ondan gizlice nefret ediyordu. Kutsallık gizliliği besliyor, gizlilik ise; bir şiirde, bir resimde, bir heykelde ve önümdeki bu oyun metninde patlak veriyordu. Psikososyal istatistiklere bakıldığında annesiyle yaşamayanlarda nefret o kadar da yoğun değildi. Sosyalmühendislik Tarihi derslerinden öğrendiğim kadarıyla bu bağ yavaş yavaş koparılmıştı. Önce, anne-çocuk bağı emzirme döneminden sonra koparılmış ve çocuklara kendi annelerini seçme şansı verilmişti. Bunun için, her mayıs ayının ikinci pazarı festival düzenleniyor, gönüllü kadınların gönüllü çocuklarla vakit geçirmesi sağlanıyordu. Çocuğa istediğinde tekrar biyolojik annesine geri dönme imkanı da sunulmak üzere, kendini iyi hissettiği kadınlarla yaşama şansı veriliyordu. Gözlem raporları olumsuz bir çok duygunun ve özellikle nefretin kaybolduğunu ispatlıyordu.


Devrimsel bir mühendislik icadı olan bu yeniden-yapılanma öncesi toplumlar, 25.yy'ın insanı için ilkel ve öğrenilmesi gereksiz bilgilerdendir. Bu köryıllar döneminin tüm günlüklerini okuma fırsatı bulabileceğiniz bir kütüphanedeki analiz raporlarında nefret ve anne başlıkları yanyana durur. Zira belirli bir duygunun etnolojiik çizgisi takip edildiğinde ilkler ve en çoklar sitemkâr bir şekilde anneleri gösterir.


25.yyda bu bataklıktan uzak ve aklı sağsalim bir insan olarak duruma yalnızca bir analizci olarak bulaşıyorum. Aşısı çoktan bulunmuş ve işe yaramıştır ki empatisi nerdeyse imkansız bu hastalığın yalnızca adını biliyorum. Oyun metnini tekrar okumaya karar verdiğimde anlaşılmazlığın beni yazıdan soğuttuğunu farkettim. Ana fikri nefret olan bir metni severek okuyabilir miyim ki?


Doğa, insanoğlundan intikamını estetik gelişimi için en ihtiyaç duyduğu duyguyu ona unutturarak almış olabilir miydi? Aynı anda da sarıp sarmalamış ve bu kez de zıttı olmadan da anlaşılıp değerlenebilecek sevgi' yi tek tabanca yaşatmayı denemişti. Diğer taraftan sanatsal yaratıcılık eski çarpıcılığını kaybetmiş, dünya yaşanılası değil bilinesi bir yer mi olmuştu?


Seçme şansım olsa hangisini tercih ederdim acaba; anneme olan nefretimin yaratıcı ruhumu zorlayıp kargaşık eserler üretmesini mi yoksa doğanın şefkati altında güvenli ve kendinden emin bir bilinçle bilme' ye olan açlığımın doyurulmasını mı? Neyse ki seçme şansım yok ve bu acıyı hiç bir zaman yaşamayacağım.


18 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör