• ozanakbas

Dil ve Düşünce Üzerine Sorgulamalar




Dil nedir? :P -> öncelikle budur, evet.

Ama bunun ötesinde dil bireyler arası iletişim kurulmasına aracılık eden, toplumsallaşmayı sağlayan, bütün ilişkileri düzenleyen, kültürü var eden ve nesiller arası aktaran, duygu ve düşüncelerin ses, şekil ve anlam bakımından belirli kurallar ve sistemler içerisinde ifade edilmesine yarayan, canlı ve organik bir yapıdır. Değil mi?

Yani haberleşme... Yani sosyalleşme, sosyal bağlar kurma.


Bunun üzerine biraz düşünelim mi? (DÜŞÜNEMEDİ) :) Yok yok, hadi biraz kurcalayalım. Hiçbir dili konuşmuyor olsaydınız nasıl düşünürdünüz? Dil düşüncelerin ifade edilmesini kapsıyorsa ve düşüncelerin var olabilmesi için önce bir dil biliyor olmamız gerekiyorsa tavuk mu yumurtadan çıkıyor, yumurta mı tavuktan çıkıyor? Yeni doğmuş bir bebeğin düşünceleri var mı? Varlık, düşünce ve dil arasında nasıl bir bağlantı düzlemi kurulabilir? Aynı dili konuşan insanlar arasındaki anlaşmazlıklar, dilin yetersiz kullanımından mı öne geliyor? O zaman dille kurulan iletişim sadece konuşmayı değil, dinlemeyi de kapsıyor diyebilir miyiz?


Parmanides "varlık vardır, yokluk yoktur" der. (Aleyna Tilki'nin de güncel ve benzer bir aforizması var, anmadan geçemeyeceğim)

Buradan yola çıkarak, düşünmek, bir şeyi düşünmek şeklinde çalıştığına göre "var olan düşünülebilir, var olmayan düşünülemez" diyebilir miyiz? Parmanides burada düşünce ile varlık arasında bir ilişki kuruyor. Tarih boyunca; Platon, Aristoteles'ten başlayarak Kant'a, Heidegger'e dil-düşünce ve varlık arasındaki bu ilişkiler ağı bolca kurcalanmıştır. Felsefenin kurcaladığı en mühim meselelerden birinin bu olduğunu düşünüyorum ben kendi adıma. Çünkü dil, iletişimin bir aracı olarak, insanlık tarihinde insanlığın edindiği en güçlü silahtır aynı zamanda. Dilin zihinde yarattığı imgeler sisteminin beyinde aktif ettiği nöronların, yaşam biçimimiz gibi bireysel meselelerden, dünya savaşları gibi küresel meselelere uzanan bir ölçekte kaderimizi tayin ettiğini söyleyebileceğimizi düşünüyorum. En basitinden ilk başta sorduğum soruya dönecek olursak, bir dil bilmeden düşünemiyor olmanızı düşünebiliyor musunuz? Dil sayesinde düşünebiliyorsunuz. İçgüdüsel olarak hayatta kalmanıza yarayacak iletişim yöntemlerini; işaret etme, ses çıkarma, kaçma ya da savaşma gibi, bir kenara koyacak olursak, "şu anda oturmakta olduğunuzu" kendinize ifade edebiliyor olmanızı sağlayan şey, olduğunuz kişiyi tanımlamanızı ve kendi özgün karakterinizi inşa etmenizi sağlayan şey, somut varlıkların ötesinde, sevgi gibi, bilinç gibi, rüya gibi kavramları algılamanızı, açıklamanızı ve ayrıştırmanızı sağlayan şey, tam olarak dil. Dil'in var olmasıyla başlayabilen düşünme yeteneğiniz, öğrendiğiniz dilin kapasitesi ve yarattığı imgelemlerin yönlendirmeleri kapsamında size birtakım yetenekler ve farkındalıklar kazandırıyor.



Tam bu noktada araya efsane bir film önerisi sıkıştırmak isterim: Arrival filmini izlemeyenleriniz varsa, hemen şimdi koşup izlemesini öneririm. Dilin hayatı ve dünyayı nasıl algıladığımıza dair ne denli büyük etkisi olduğunu ortaya koyan, düşünce-dil-var oluş arasında nefis bir zihin şöleni kuran bir film. Amy Adams ve Jeremy Renner başrollerinde filmin. Var oluş, hayatta kalma, iletişim kurma üzerine güzel şeyler düşüneceksiniz. Doğru seçilmiş kelimelerin bir ırkın kaderini belirleyebileceğini, dilin tanımak ve tanımlamak anlamında yegâne aracımız olduğunu ve bir şeyi tanıma ve tanımlamanın ondan korkmamanın ilk şartı olduğunu daha güzel anlatabilecek bir şey gelmiyor aklıma.


Bir dilin bireylere ve toplumlara vereceği yön meselesine geri dönecek olursak; bu önerme şuraya bile gidebilir: medeniyetlerin var olabilmeleri dilleri tarafından tayin edilebilir. Bir medeniyetin ne kadar güçlü olduğunu kullandıkları dil belirliyor olabilir mi? Bir medeniyeti ya da daha basit tabiriyle toplumu var eden şey dildir bir kere. Yani aynı dili konuşan insanlar bir toplumu oluşturuyorsa dünyada (bu pencereden bakınca, ülkelerin resmî dilleri dışında vatandaşlarınca kullanılan diğer dilleri kısıtlaması buna dayanıyor diyemez miyiz?), o toplumu oluşturan dil, o toplumun başına geleceklerle baş edebilme ve var oluşuna devam edebilme kapasitesini de belirleyebilir. O halde bir kelimenin ya da kelime öbeğinin sahip olabileceği gücü bir tahayyül edelim mi birlikte.




Bugün "Direniş" kelimesinin çağrıştırdıklarını düşünelim. Bir kabuğu var, kabuğun altında katmanları var, her bir katmandan kelimeyi kullananın ve işitenin yaptığı çıkarımlar var. İçinde direniş kelimesi olmayan bir dili kullanan bir toplum, böylesi bir hareketi nasıl organize edebilir? Böyle bir gerçekliğe taşımaya çalışın kendinizi. Direniş diye bir kelime yok, dolayısıyla böyle bir kavram da yok. Belirli kapsamlarda, istenmeyen bir şeye karşı koyma, istemediğini ifade etme anlamına gelen birtakım söz öbekleri varsa bile, kolektif ve sistematik, hırslı ve azimli bir direniş nasıl örgütlenebilirdi? Bugün Amerika'da ya da yıllar önce Gezi'de yaşananları düşündüğünüzde #diren kelimesi binlerce insanı biraraya getirmiyor mu? Aynı senaryoyu "aşk" üzerinden düşünün. Ya da ırklar. Beyaz ya da siyah ırk ayrımını yapan kelimelerin bir dilde olmadığını düşünün. mecburen insana insan dendiğini. Ten rengini ya da etnik kökenini ifade etmeye yarayan bir terim olmasaydı bir dilde, böylesi bir ayrım yapmak da mümkün olur muydu?


Bugün, dünya çapında Kadın Hakları örgütleri "değişim, dilde başlar" sloganını kullanıyor. Bu çok güçlü ve yerinde bir çağrı. Çünkü biliyorlar ki; bilimadamı değil biliminsanı, adam gibi ya da adamakıllı değil, düzgünce, bayan yerine kadın dendiğinde, toplumsal davranışlar ve bilişsel kodlar değişmeye başlayacak ve aktarılan toksik bilgilerin bir kısmı bir sonraki nesle geçemeyecek. Dil, sosyal bir meseleyi çözebilecek. Türk toplum yapısında kadının yerine ya da kız çocuklarının maruz kaldıkları muameleye değinmeme gerek yoktur sanırım. Kız isteme, geline kuşak bağlama, başlık parası, çocuk gelinler diye uzayıp giden bir listeyi dolduran kanayan yaralarımız var cinsiyet ayrımını destekleyen. Ama dile bakacak olursak, çoğu yabancı dilde olduğu gibi bir erkek kadın ayrımının olmadığını da görebiliyoruz. He, She (İngilizce erkek-kadın üçüncü tekil kişi) gibi bir ayrım Türkçe'de yok. Biz direk "o" diyoruz. Cinsiyetsiz bir üçüncü tekil kişiden bahsedebiliyoruz. Şimdi bu bilgiyle İslamiyet öncesi Türk boylarına bakalım mı? Kadının bu toplumlardaki pozisyonuna? Savaşlara katılan, yönetimde eşit söz sahibi Türk kadınlarına. Öz Türkçe'nin bu şekilde şekillendirilmiş olması belli ki tesadüf değil. Dilde yer almayan bir kadın-erkek ayrımı, sosyal yaşamda da yer alamamış. Biz bugün biliyoruz ki, Orta Doğu ve diğer bölgelerdeki İslam'ın kabul gördüğü ülkelerde kadınların toplumdaki yeri çok sıkıntılı ve kabul edilemez seviyelerde.




Dil, düşünce ve varlık. Bu haftanın konusu oldukça keyifli gidiyor gibi, siz ne dersiniz? Hadi devam edelim. Varlığın dili, dilin düşünceyi, düşüncenin varlığı var ettiği bir denklemde insanlık nereden nereye geldi? Yazının icadı, ilk sözleşmeler, kanunlar, matbaanın bulunması, kitaplar, dinler ve sosyal yapılanmalar... Dil buralarda dev rol oynamamış mıdır sizce? Peki matematik de bir dil değil midir? Küresel olarak kabül edilmiş bir imgelem sistemi, kurallar silsilesi ve iletişim aracı değil midir matematik? Medeniyetler gerçekten de dillerin organik gelişimi ve yayılımıyla paralel bir kaderde ilerliyor derken yanılıyor olamam sanki.


Daha çok şey var söylenecek, düşünülecek. Mesela matbaanın icadı. Yazının icadı kadar önemli matbaanın icadı. Globalizmin ilk tohumu orada atılmadı mı? Yazının icadıyla sesli ifade ve iletişim yöntemlerinin kağıda dökülmesi, kayıt tutulabilir hale gelmesi ve kültürel bir arşiv yaratmanın önünü açması ne kadar önemliyse, matbaanın icadı da o kadar önemlidir. Dil sayesinde mümkün olabilen bu iletişim kanalı, kitapların, araştırmaların dünyaya yayılmasının başlangıcıdır aynı zamanda. İnsanlığın kolektif bir hafıza yaratarak bir üretimlerde bulunabilmesi bu şekilde mümkün olmuştur. Matbaanın icadıyla fizik, astronomi, antropoloji, psikoloji, kimya, biyoloji, tarih ve aklınıza gelebilecek diğer tüm bilimler; birbirinin üzerine eklenerek, birbirinin farkında olarak gelişen kümülatif bir akıntıya dönüştü.


Matbaa’yı Johan Gutenberg bulmuştur. Tek tek metal harflerle baskı tekniğini geliştirerek Dünya’da yaygın hale gelmesine sebep olmuştur.
Eski Matbaa Teknikleri