• Heavenskite

Feminist Teori Kapsamında Kitap İncelemesi

İnternette dolaşırken feminist teoriler kapsamında bir eser incelemesine hiçbir yerde rastlayamadım. Gördüğüm bu eksiklik üzerine radikal feminizm çerçevesinde incelediğim bir kitabı burada paylaşmak istedim. İnceleyeceğim romanın adı "Kadınlara Mahsus". İsmine aldanmamak lazım, sadece kadınların okuyacağı bir kitap değil elbette. Hatta kitabın tanıtımında "Kendini bildiğini sanan her kadının ve kadınları tanıdığını öne süren her erkeğin okuması gereken bir kitap.." denerek çok iddialı bir giriş yapılıyor piyasaya.


Marilyn French 21 Kasım 1929 yılında Brooklyn’de doğmuş, Polonya asıllı yoksul bir ailenin çocuğuydu. On bir yaşına gelinceye dek birkaç roman denemesi yapmış, Hofstra Koleji’nde okurken evlenmesi üzerine okulu bırakmıştır. Gündüzleri büroda çalışıp geceleri derslerine devam ederken bir düşük yapıp iki çocuk sahibi olmuştur. 1956 yılında günümüz feminist hareketinin hala ana metni sayılan Beauvoir tarafından yazılan “İkinci Cins” kitabını okumuş ve kendi deyimiyle “yıldırımla çarpılmışa” dönmüştür. 1967 yılında “ağız dalaşları” arasında giderek kötüleşen evlilik hayatı son bulurken, 1968 yılına kadar Hofstra Üniversitesi’nde yüksek lisansını yapıp öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Daha sonraki çalışmalarına Harvard Üniversitesinde devam eden French, 1972’de ise doktorasını almıştır. Eğitimini İngiliz edebiyatı üzerinden almış olması ile bir kısmı edebiyat üzerine olan 15 kitap yazmış, bu kitaplardan ilki 1977 yılında basılan “Kadınlara Mahsus” romanı ise bir yıl içerisinde yalnız Amerika’da iki buçuk milyon satılmış, birçok dile çevrilmiştir. Kendi hayatıyla kesişen benzerlikleri açısından Kadınlara Mahsus kitabından bahsederken yazarın hayatını bilmek büyük önem taşımaktadır. Yaşadığı dönem itibari ile 1960’ların sonlarında yükselen radikal feminizm akımından etkilenen French’in hayatında da bu hareketin izlerini görmek mümkündür.


RADİKAL FEMİNİZM AÇISINDAN KİTABIN İNCELENMESİ


Mira isimli karakter üzerinden anlatılan kitap “bayanlar tuvaletinde” başlamaktadır. Bayanlar-kadınlar tuvaleti sorgulamasıyla bizi karşılayan kitap, okumamız boyunca devam edecek olan sorgulamaların mesajını da vermektedir. Mira’nın çocukluk yaşantısından hayatına uzanan okuma yolculuğunda, ne kadar zeki ve akıllı bir kız olduğuna tanık oluyoruz. Daha çocukken karşılaştığı cinsiyet rolleri ona kötü, edepsiz, bencil bir kız olduğunu söylüyor annesi aracılığıyla. İstedikleri gibi davranırsa “benliğini” kaybedeceğini daha o yaşlarda bilen bir çocuktur o. Genç kızlığa adım attığında ise cinselliğini keşfetmek isterken hamile kalmaktan deli gibi korkup kendini bundan alıkoyuyor Mira. Erkeklere “hayır” demekten çekinirken aslında onlara karşı sorumlu hissettiğini söylemektedir. Bir gece erkeklerle dans ettiği için saldırılmasında sakınca olmayan “kızışmış bir kancık” olarak görüldüğünde o yaşa kadar söylenen toplumsal öğretiler yerli yerine oturmuştur. Kadınlara oy hakkı tanınmasıyla kadın erkek eşitliğinin sağlandığını söyleyen tarih kitapları yanılıyor, aslında anayasa kadınlara özgürlük vermiyordu. Dans edebilirdiniz elbet ama “erkeksiz” olarak görülmemeliydiniz. Hele kadın hakları ve özgürlüğü hakkında konuşmak, erkeklere “daha da ileri gidebilirsiniz” mesajı veriyordu. Radikallerin, heteroseksüel ayrımcılık dediği bu olguyu ise bir yandan sorgularken bir yandan da kabulleniyor ana karakterimiz. Öyle ki öbür kadınlar gibi “yarım hayat” yaşamayı seçip bir aile dostunun oğluyla evlenirken düğününde ağlıyor. Cinsiyetinden ötürü baş edemediği bu vahşi dünyadan korunması için evlenmek ya da manastıra çekilmek dışında bir yol görmüyor ve ilkine sığınıyor. Evlenince ise üniversiteyi bırakıp bir iş bularak kocasının tıp eğitimine devam etmesine yardımcı oluyor. Orgazm olamamasını eşine söylemesine rağmen eşi bu duruma aldırmıyor, tam tersi zevk almamasını daha doğru buluyor. Mira, çocukken anne babasının istediği hayatı yaşadığı gibi şimdi de eşi Norm’un istediği hayatı yaşayıp, çocukluğunu bir ortamdan diğerine aktarmıştı.


Adrienne Rich’in (1980) erkek gücünün; kadın cinselliğini inkâr ederek, erkek cinselliğini dayatarak, kadınların üreme kapasitelerini kontrol ederek, çocuklarından mahrum bırakarak, kadınların hareketlerini kısıtlayarak, kadınları meta olarak kullanarak, kadınların yaratıcılığını kısıtlayarak, bilgi ve kültür erişimlerini kısıtlayarak kadınları bastırdıklarını söylemesi burada aklımıza gelmektedir. Mira’nın cinselliğini önemsemeyerek kendi cinselliğini dayatan Norm, korunma yöntemini kendisi belirlemek isterken hamile kaldığında ise Mira’yı suçlar. Başka erkekleri bahane ederek çalışacağı işe karışır, uzun yol gitmesini, ehliyet almasını istemez. Üniversiteye devam etmek isteyen Mira’ya karşı çıkar.


Evliliğin kadınları ezmenin temel formülü olduğunu savunan Radikal Feministler, kadının insan potansiyelinin tam olarak gerçekleşmesini engelleyen bir kurum olarak değerlendirirler. Bu açıdan romana baktığımızda Mira’nın evlilik içerisinde yaşadıkları, potansiyelinin önüne set çeken durumlardır. “Bir kadını mahvetmenin yolları çok kolaydır. Onu öldürmek ya da ırzına geçmek gerekmez. Dövmek bile gerekmez. Evlenirsiniz, olur biter.” diye düşünür Mira. (French, 1980:63)


Doğum yaptığı sırada aynı odada yatan diğer kadınların konuşmaları ise kadınların benliklerinin evlilik hayatı içinde nasıl yok olduğunu, diğer her şeyden konuşurlarken kendilerine dair söyleyecek bir şeylerinin olmayışını anlatır. Öyle ki; bu durumlarını kabullenişleri, sevgileri, kişiliklerinden ödün verişleri kadınların yüce varlıklar olduğu düşüncesini getirir Mira’nın aklına. Yıllar sonra bu düşüncesini arkadaşlarına açtığında ise büyük bir tepkiyle karşılaşır. “Kadınların yüceliğinden, büyüklüğünden, kadının boyun eğdiği kısıtlamalardan söz etmeye başlarsan kişilik yok olur. Çünkü bunları söylediğin anda bütün kadınları bir tuttuğunu söylüyorsun ki bu da kişilikten yoksun oldukları anlamına gelir. Kadınlara özverili olduğunuz için büyük insansınız demek, hep böyle olun, hiç değişmeyin demektir”. (French, 1980:82)


Mira’nın kendisine çok benzeyen evlilik hayatlarına sahip kadınlarla arkadaşlıkları ve onların evlilikleri uzunca anlatılıyor kitapta. Kadınlar kendi aralarında kocalarından pek söz etmeseler de varlıkları hatırlanıyor; konu edilirse de bir kısıtlamanın, saçmalığın örneği oluyorlardı. “Kadınlar, erkeklerinin olmadık istekleriyle sanrılarından, akıl almaz önyargılarıyla yemek alışkanlıklarından söz ederken çığlıklar atarak gülüşürlerdi ama aslında, küçük kulübelerinde oturup büyük konakta yaşayan burnu havada beyaz ‘afandıların’ gariplikleriyle alay eden zenci kölelere benziyorlardı.” (French, 1980:106) Kocalarının cidden bambaşka hayatlar yaşadığı bu kadınlar, tıpkı etraflarındaki hostesler, garsonlar gibi birer hizmetçi rolüne bürünmüşlerdi onlar için. Radikal feministlerin şu sözü burada akla geliyor: “Erkekler düşünüyorlar, yazıyorlar ve üretiyorlardı, çünkü kadınlar bütün enerjilerini bu erkeklere akıtıyorlardı; kadınlar kültür yaratmıyorlar, çünkü onlar aşkla meşguller.” (Donovan, 2014:279) Yazarın tabiri ile hiçbir yere ulaşmayan, hep aynı döngünün içinde dönen bu mutsuz karı kocalar adeta cehennem hayatı yaşamaktadırlar (French, 1980:178).


Kadınların sıkıntılarının biyolojik kaynaklı olabileceğini düşünen Mira, çocuk yapmalarına bağlar pek çok şeyi. Üreyeceksem kendi gövdemden, bölünmeyle üremeye razıyım diye düşünür. Anneliğin kültürel olarak desteklendiğini, içgüdüsel bir durum olmasının reddedilmesini ise çocuklarına kötü davranan arkadaşlarını anlatışından tanık oluruz. Bu düşünceler kitapta üremenin teknolojik kaynaklarla sağlanması şeklinde anlatılmasa da, radikal feministlerin üreme odaklı düşünceleriyle paralellik gösterir. Kadınların baskı altına alınışının ekonomide değil biyolojide olduğunu ileri süren Firestone’a hak verir Mira’nın düşünceleri.


Bir gün Mira’nın eşi ondan ayrılmak istediğini söyler. Başka bir kadın vardır hayatında. İyi bir anne olup tüm yükümlülüklerini yerine getirse de terk edilmiştir Mira. Haksızlığa uğramış hisseder kendini ve eşinden yıllardır emeklerinin karşılığı olarak her şeyi hesaplayarak ister. Ayrılıktan sonra eşinin yüzünü iki oğlunda gördüğünü söyleyerek psikolojik olarak zorlanan karakterimiz, çocuklarını yatılı okula göndererek eğitimine devam etmeye karar verir.


1968 yılının Cambridge’inde bir apartman dairesi kiralayarak Harvard Üniversitesi’nde doktoraya başlar Mira. Burada dikkat çekmek istediğim ise yazarın hayatı ile kesişen noktalardır. Eşinden ayrılıp 1968’den 1972’ye Harvard’da doktorasını tamamlayan French ile Mira’nın hayatı paralellik gösterir. French sanki Mira üzerinden yaşadıklarını, 1968 Cambridge’ini bize aktarıyor gibi hissiyat verir okurken. Vietnam savaşı sürmekte, eylemciler barış için çabalamaktadırlar. Barış yanlısı protestolar sürerken Harvard Alanı çın çın öter, öğrenciler boykota çağrılır, rektör polis çağırır, çatışmalar olur, birçok kişi yaralanır. Bu yaşananların üzerine “bir gece içinde radikal olmuştu herkes” der Mira (French, 1980:430). Devrim ile yanıp tutuşurken öğrenciler; üniversiteyi yöneten beyaz erkekler ise tutumlarından ötürü özür dilemeyi akıllarına getiremeyen, cinsiyet ve ırk ayrımı gözeten, önyargılı olmayı bir hak, kendi çıkarlarını ulusun çıkarlarıyla bir tutan kişilerdi. Mira’nın Harvard’dan arkadaşları ile ortak paydada buluşabildiği çok şey vardır. Erkeklerin egemen oldukları kurumların görüşlerini paylaşmazlar. Kendilerini; erkeklerin yönettikleri dünyada kendilerini göstermeye çalışan kadınlar olarak tanımlarlar. Devrimci ruhları, erkek egemen kurumlara bakışları, erkeklerin yönettikleri dünyada var olmaya çalışmaları ile radikal feministlerin izinden giderler. Radikal feministlerde erkek örgütlerin yapısına karşı çıkarak “özgün bir kadın üslubunun” ortaya çıkmasıyla ilgilenmişlerdir. (Donovan, 2014:266)


Tıpkı radikal feministlerden Ann Oakley’in çoklu annelik, toplu çocuk bakımını öne sürdüğü ideal toplum düzeninin komün topluluklardan oluşması gibi, kitapta da böyle bir komün topluluk düşü anlatılmaktadır. Çocukların bakımından topluluğun tüm ihtiyaçları için ortak çalışıldığı, her bireyin kaldırabileceği iş yükü ile haftalık çalışma saatlerine sahip olduğu bir düzen… Firestone’un önerdiği “ev halkının sınırlı sözleşmesi” ile de benzerlikleri olan bu düzende hanehalkının üçte biri çocuklardan oluşurken, erken eğitim ile herkesin iş bölümü yapması ve şehir planının da bu ölçüde değiştirilmesi gerekir. 1968 yılında hali hazırda süren komün toplulukları ise teknolojiden uzak olması yönüyle kitap tarafından eleştirilir.


Bir gün Mira’nın arkadaşı Val’ın kızı Chris tecavüze uğramıştır. Chris’i polislerin davadan vazgeçirmeye çalışmasının yanında bir de “kara etin tadını tatmak isteyen küçük beyaz kızların sayısı hiç az değildir” diyerek iftira attığını iddia ederler (French, 1980:563).

“Val, bir kadının bu şekilde kurulan bir cinsel ilişkiden haz duyabileceğine, ırzına geçilmesine seve seve razı olacağına ancak erkek denen yaratık inanabilir, diye düşündü. Böyle şeyleri romanlarda da okumuştu; erkek yazarların romanlarında. Boyun eğmek, teslim olmak. Evet, bunu bekleyebilirlerdi elbette. Krallara, imparatorlara, kölelere de boyun eğilirdi. Ve kurnazlık. Kadınlarla kölelerin çok iyi bilinen özelliği değil miydi bu?” (French, 1980:567)


Radikal feministler tarafından “eril bir ideoloji” olarak adlandırılan tecavüz; yaygın bir eylem olmasının yanı sıra cinsel şiddetin kültürel olarak göz yumulan, erkeklerin erkekliklerini kurmalarını sağlayan bir araç olarak iş görmektedir (Donovan, 2014:275). Bu açıdan bakıldığında romanda tecavüze yer verilmesi büyük önem taşımaktadır.

Davanın sonunda sanık altı ay “dövme suçundan” ceza almıştır. Mira ve annesi bu yaşanan olaydan çok etkilenmiştir. Val yıllardır zenci hakları konusunda, barışçı derneklerde, siyasi suçluların affedilmesini sağlamaya uğraşan örgütlerde çalışmıştır. Yardım etmeye çalıştıklarının yarısının “erkek” olduğunu düşününce değerli yıllarını boşuna harcadığını fark etmiştir. Militan feministlerden oluşan bir topluluğa katılmaya ve sadece kadınlarla yaşamaya karar verir. Tecavüze uğrayan bir kadının kendini savunurken adamı bıçaklaması üzerine kadın suçlu bulunur. Kadının zaten öğretmen olacak kadar zeki olmadığı, “orospuluk” yapmak için üniversiteye gittiği söylenir ve ceza verilir. Val’ın da içinde bulunduğu feminist topluluk kadını cezaevine girmeden kaçırmak isterlerken, Val polisler tarafından öldürülür.


Radikal feminist kuram, kadınların erkek yoldaşlarından gördükleri muamele ile kendi üzerlerindeki baskının farkına varıp geliştirilmiştir. Val’in de aynı amaç uğruna çabaladığı erkek yoldaşları tarafından kendi kızına, arkadaşına, hatta canına kast edilmiştir. Radikaller diğer kadınlarla birlikte erkeklere karşı mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Val de yaşadıkları sonucunda radikal feminist gruplarına katılmış hatta bu amaç uğruna ölmüştür.


Kişisel olanın politik olduğunu savunan radikaller, ataerkilliğin/erkek egemenliğinin kadınları baskı altına almanın temelinde bulunduğunu öne sürmüşlerdir. Bu açıdan baktığımızda Kadınlara Mahsus kitabında kadınlar arasındaki tüm konuşmalara bu düşüncenin yedirildiğini görürüz. Şöyle der French: “Evliliği ve evlilik yasalarını düşündüm, geceleri sokağa çıkmak, tek başına yolculuk etmek korkusunu, erkeklerin kadınları önemsiz yaratıklar olarak görmekte sözbirliği etmiş gibi davranmalarını… Irza geçmek kadını yatırıp üstüne çıkmak değildir yalnızca; çeşitli yolları vardır. Kadını ya görmezden gelir, önemsiz bir yaratık olarak görürsün, ya da şeytanın art bacağı, erkeği erkekliğinden eden canavar olarak. Kadın ya hizmetçidir, ya da erkeklik organının yerleştirileceği bir delik. Bazen de ikisi birden.” (French, 1980:579) Hiçbir zaman kendilerine bir erkeğe hizmetçilik yapmanın, çocuk doğurup çiçek ekip ekmek pişirmenin yetmeyeceğini; hayatın bundan daha fazlasını içerdiğini söyler Harvard kadınları. Gözleri açılmış kadınlardır onlar; hayata belki de üç boyutlu bakmayı öğrenmiş kadınlardır. Evlilik de kadınları ezmenin temeli olduğuna göre, bunu ilk evliliğinde fark eden Mira; ikinci kez Ben ile evlenmekten kaçınmakta, onun çocuğunu doğurmayı reddetmektedir.


Tıpkı siyah kadınlar gibi lezbiyen kadınların da “çifte tehlike”nin kurbanı olduğunu hatta asıl feministliğin lezbiyenlikten geçtiğini söyleyen radikal feministlerin temsili olarak da kitapta lezbiyen karakterler bulunur. Kocalarından ayrılarak sıcak kadın dostluğuna sığınan iki kadın, lezbiyenliği över hatta erkeklerden görmedikleri anlayış, sevgi ve iyi seks ihtiyacının kadınlar tarafından sağlanabileceğini söylerler. Öte yandan, lezbiyen bir bireyin hiçbir zaman ölümsüz aşk romantizmine kapılmasının mümkün olmadığını hatta lezbiyen olunduğu için toplum tarafından dışlanma ve ötekileştirilmeye maruz kalındığının altını çizer French, karakter üzerinden.


1977’de Blanche Wiesen Cook’un lezbiyenlik için önerdiği tanım şudur: “Kadınları seven, kollamak ve desteklemek üzere ve yaratıcı ve bağımsız olarak çalışacak bir ortamı yaratmak için kadınları seçen kadınlar, lezbiyendir” (Donovan, 2014:306). Bu tanıma göre Mira’nın Harvard’daki kadın arkadaş grubu; yaptıkları, düşündükleri üzerinden cinsel bir birliktelik sağlamasalar da lezbiyen olarak kabul edilebilirler. Çünkü kadınların özgürleşme hareketinin kalbi olarak görülen lezbiyenlik; radikal feministler için illa cinsel bir birlikteliği işaret etmemektedir, yaşam tarzıdır. Radikal bir feminist olan Anne Koedt’in “Bir kadın gerçekten feminist olmak istiyorsa, lezbiyen olmalı” sözü ise burada akla gelmektedir. (Tong, 2014:71)


Mira iki erkek çocuğuna sahip olması açısından kendini zaman zaman sıkışmış hissetse de Val’in deyimi ile bu aslında onu hayata bağlayan bir şeydir. Val radikal feminist topluluklarına katıldığında Mira onunla bir daha görüşemeyecek olmanın acısını çekerken en doğrusunun feminist çocuk yetiştirmek olduğunu düşünmektedir.