• ozanakbas

İzleme "Kültürü" - Film ve Diziler Bize Ne Yapıyor?

Bu hafta medya endüstrisinin bilinmeyen yönlerine mercek tutuyoruz bildiğiniz gibi. Şimdi böyle şeyler diyince de beyaz perdeye haksızlık etmiş olmayalım. Büyük oyunu görün, bu filmler ve bu sektör beynimizi yıkıyor, falan gibi laflar ederek ortamlarda tat kaçıran bir komplo teoricisi gibi olmak istemem tabii :) Çok böyle sosyolojik ya da psikolojik derinlikleri olan, subliminal yöntemlerle hayatımıza sızan manipülatif bir senaryodan bahsediyor gibi de görünmek istemem. Tamamen gözleme dayalı birkaç tespitle "konsepti yanlış anlamayalım" kendimizi kaptırıp sorular sormayı bırakmayalım diye bir söylem silsilesi bırakacağım sadece buraya. Konunun buraya neden ve nasıl geldiğini, film izlemeyi çok seven ve yedinci sanata büyük saygı duyan bir insan olarak sinema sektörüyle ne alıp veremediğim olduğunu biraz okudukça anlayacaksınız, diyebilirim. Gerçi mesele sadece film endüstrisiyle değil, TV ve stream medya kanallarını (YouTube, Netflix vs) da kapsıyor diyeceklerim büyük oranda.




Meseleyi bir tık açarak birazdan söyleyeceklerimin dayanağını ve kökenini görünür kılmam gerekirse kültürün tüketilir fazda sunulduğu pop-culture ve bunun sanata yaptıklarından bahsedebilirim sanırım. Post-modernizmin, tüm dünyada bireyin tüketim çarklarını besleyen, kalıpları ve normları eriterek hem eklektik, hem özgün beyanlar sarf eden ve nihayetinde kapitalizmi "geç kapitalizm" dönemine, kültür endüstrisini "global kültür endüstrisine" evrilten çağında sanat da nasibini alarak metalaştı. Bu bağlamda hem bir nesne, hem de bir özne niteliğinde hatta sanat. Bireyin metalaşması ve metalaştırması şeklinde birbirini takip eden bir döngüde galip gelen, markalar ya da markalaşmayı başarabilen bireyler oldu. Milyon dolarlara satılan boş kanvası ya da yine milyon dolarlara satılan ve tüm bu süregelen sistemi kendisiyle birlikte imha eden Banksy'nin eseri çağrışım yapıyor mu? Sanat burada kurban mı, suçlu mu, sorusu bambaşka bir yazının konusu olabilir ama "ifade" dediğimiz şeyin anlamının içini boşaltan ve sanatı, herkesin kendince ya da topluca bir mesaj edinebilmesi fonksiyonuna indirgemekten kurtardığı iddiasıyla işin ticarî boyutunu aklayan bir mekanizmanın varlığı ortada. Yani yeterince zorlarsak, her şey artık bir şey.




Kitschler* üretildi önce. Basit tabiriyle kültür metalaştı yani, kültürel ve sanatsal ögeler bayağı, ucuz ve rüküş formatlara indirgenerek ticarî fayda gözlendi. Sonra kitsch'lerin taklitleri üretilmeye başlandı. Yani miş gibi'nin, miş gibi'si. Şöyle bir döngü yaşandı sanat metalaştıkça; yapılmamış olanı yapma kaygısı ve özgün olma ideali, bir popülarite ve maddî değer yaratma gayesine dönüştü. Dönüşür dönüşmez de tüketildi, bayağılaştı. Daha yenisini, daha görülmemişini bulma çabası başladı. Bulunduğunda o da tüketildi. Geriye dönüldü, eşleştirmeler, "esinlenme" nidaları arkasında "temsil sanatları" üretme, bazen tarihselci bazen fütüristik, bazen de ikisini aynı anda olmaya çalışan kaotik bir harman oluşmaya başladı. Selçuklu motifli iktidar mimarîsine bakın mesela. Bunlar hep ifade'yi ilgilendiren meseleler. Dönemini anlatan, hem de dönemini yaratan ifade biçimlerine zemin hazırlar sanat. İşte sanat ve meta "medya" köprüsü üzerinden birbirinin üzerine akıp durdu. Bu akıştaysa bireye bir şeyler olmaması söz konusu değil tabii. Bağımlılıklar koleksiyonumuzu genişletmenin ve yaşayış biçimleri dikte etmenin ötesinde, uyku düzensizliği, depresyon, sosyal etkileşim problemlerine kadar varan psikolojik ve fizyolojik problemlere yol açan bu medya köprüsünde kendi var oluşumuzun ve realitemizin algısına dair kavrayışımız giderek zayıfladı.




Medya endüstrisi de tam burada devreye girdi. Popüler sinemayı ve siyah ekrandan izlediğimiz diğer her şeyi kapsayan gösteri dünyasını kastediyorum. Guy Debord'un "spectacle insanlar" dediği, starları, celebrity'leri yaratan sinemayı diyorum tabii ki. Sinema içinde böyle subjektif bir ayrımı yapabilmek ne derece mümkün bilmiyorum ama kapitalist düzenin fabrikatör sınıfını değil de işçi sınıfını oyalayacak bir dünya yarattı belki de. Marx'ın da ele aldığı, Fordizm ile de gündeme gelen ve düzenin istikrarını bozmamak adına çalışan sınıfı mutlu olduğuna inandıracak yaşayış biçimleri yarattı kapitalizm. Sanatı da buna alet etti. Modern insanın zaman yönetimi bile bu yaşayış biçimlerinden bir tanesi. Haftasonu kavramı, mesai saatleri kavramı, yıllık izin kavramı henüz iki yüzyılı doldurmadı bile tarihinde. Emeklilik sigortası sizce ne kadar geriye uzanıyordur? Ya da hayat sigortası? Debord hayat sigortası için; kapitalizmin ölümünde bile insanlardan faydalanmasını sağlamak üzere yaratıldığını ifade ediyor. Son saniye kazancı. İşte sinema, çalışan sınıfı sahte mutluluklarla uyutan ve uyuduğunun farkına bile varamayacağı bir uyaranlar silsilesiyle hipnotize eden bu gösteri dünyasında en yaldızlı, en göz alıcı vaatleri sundu modern insana. (Benim lafım değil vallahi bir çoğu, Debord'un yalancısıyım :) Hollywood tam olarak böyle parladı. Hiçbir zaman olamayacağın şeyi olduğunu hissettiğin/sandığın minik bir kesit hayatta. Büyünün, hayalin, rüyanın bir parçası olma hissi.


Sorun yok, tartışalım diye yazıyorum canım zaten bunları. Ben de deli gibi film izliyorum, Netflix açmadığım gün yok. Fakat içimde bir huzursuzluk, bir oyuna gelmişlik hissi. Fark etmeden, istemsiz olarak geçirilen bir dönüşüm. Gerçek isteklerimi, gerçek beklentilerimi perdeleyen pembe bir gaz ve toz bulutu. Yine "The Society of Spectacle"da düzenin bireyi, "mutluluğun bir nesneye bağlı olduğuna" inandırmak ve dolayısıyla "sahte ihtiyaçlar" (pseudo-justifications) yaratmak gibi bir huyu olduğu yazar. Hani deriz ya "bir tane sarı pantolona ihtiyacım var" falan gibi şeyler. Bu gerçekten bir ihtiyaç mıdır? E ben bu ihtiyacımın olduğunu neden düşünüyorum? Çünkü falanca filmdeki/dizideki kendimle çok özdeşleştirdiğim ya da belki imrendiğim bir karakterin üstünde gördüm. Ya da mesela o kadar fazla sayıda uyarana maruz bırakıldım ki, eskiden "anormal" gördüğüm bir şeyi artık "normal" karşılamaya başladım. Medya ve global kültürün var ettiği bir düzlemde yaşanıyor bunlar ancak. Kaçımız gerçek hayatta taksiye atlayıp "öndeki arabayı takip et" dedik merak ediyorum.


Netflix'ten önce dizileri ufak dozlarda alıyorduk. Bir haftada 1 bölüm. Çok özel bir durum varsa mesela final bölümü gibi, bazen iki bölümlük yayınlarla karşılaşıyorduk. TV sektörü ve diziler de zaten 80'lerden 2000'lere kadarki sürede ancak birkaç tane "kült" yaratabilmişti. Sonra 2011'de Netflix hayatımıza girdi. İlk yayınladıkları basın bülteninde tam 15 kere "binge-watch" ifadesi yer alıyor. Binge-watch, yani seri-izleme... Tek seferde bir sürü bölüm. Koltuğa yapışma hali. Netflix'in grafiklerde roket yükselişi yakalamasını pazarlama ekibinin kurguladığı bu "binge-watch" meselesi sağladı ilk etapta. 60'lardan itibaren "bir taneden bir şey olmaz" şeklinde ufak ufak bizi alıştırmaya başlayan kötü arkadaş TV, Netflix'le hepimizi keş yapmaya ant içmişti. Fazla doz alır olduk. Tabii Netflix yalnız değil bu arenada, HBO, Hulu, NBC gibi başka büyük torbacılar da var :) Küresel bir hareket halinde, açı toku kenara bırakıp Arya Stark'ı konuştuk, Westworld'e sığındık, süper güçler kazandık, make-over'lı, date yapmalı, kek yapmalı aynı format farklı giydirme realite programlarına boğulduk. İstediğimiz her tipte bağımlılık maddesini sundu bu platformlar, isteyene belgesel, isteyene film, isteyene drama, komedi, korku... Binge-watch diyordu Netflix, "bu da sizin sporunuz" diyordu maraton izlemeler için.




Verilere göre Netflix izleyicisinin %70'i seri-izleme yapıyor. Ortalama olarak tek seferde 5+ bölüm izleniyor. Dolayısıyla dikkat çekti bu durum. Çalışmalar yayınlanmaya başladı. Depresyon, uyku bozukluğu, sosyal disfonksiyonlarla ilgili dönüşler artmaya başladı. Binge-watch tüm pazarlama kanallarından çekildi. Chill dendi. Rahatlayın, gevşeyin, biraz koltukta keyif yapın dendi. Netflix & Chill. Tabii tek seferde tek sezon yayınlama durumu çoktan izleme kültürümüzün bir parçası haline gelmişti bile. Binge-watch demelerine gerek yoktu bile artık. Biz ne yapacağımızı biliyorduk. Popülarite ve ticaret dedik değil mi? Post-modern dünyada talep neredeyse arz da oradadır. TV medyasını eleştiren, hor gören Hollywood yıldızlarını birer birer Netflix filmlerinde ve dizilerinde görür olduk. Daha önce görmediğimiz ve Stream kanalları tarafından haritaya konmuş isimleriyse Hollywood caddesinde kaldırımlarda yer kazanırken izledik. Spectacle insanları artık sadece beyaz perdede değil, evimizin içinde koltukta bizimlelerdi. İlişkilerimizi yürütmeyi, konuşmayı, giyinmeyi izleyerek uygulamaya başladık. Eskiden "date'im var" demiyorduk, diyor muyduk? Bu ilişkinin ne olduğunu şu an bilmiyorum da demiyorduk. Benimle çıkar mısın, vardı :) Örneğin uyuşturucu meselesiyle ilgili de Netflix üzerinden inanılmaz bir normalleştirme olduğunu düşünüyorum ama bu bambaşka bir mesele, şimdi buna girmeme gerek yok.




Alışılmış "kaos", artık "düzen"dir. Postmodernizm, modernizmin standardize etmeye çalıştığı üretimlerin dizginini kırarak yükselen, kuralları ve toplumsal baskıları eriten, sınıf ayrımlarını görünmez kılan bir akım olduğunu iddia etmekle beraber; kullandığı araçlarla zenginle fakir arasındaki uçurumu açan, özgünlük, orijinallik umutlarıyla göz boyayıp bir şekilde aynılaştıran, dizginleyen, sakinleştiren ve felaketlerden bile beslenebilen, her şeyin bir eğlenceye dönüşebileceği zemini yaratan bir kansere dönüşmüş gibi geliyor bana. Louis Vuitton marka Covid-19 maskelerini üretiyor post-modernizm.


Biraz üstten bakan ve hatta indirgemeci bir beyan olacak ama ben bugün "Hollywood" denen şeyi dev bir kitsch gibi görmeye başladım. Birçok başka ulusal sinemada da (özellikle kendi sinemamızda) bu Hollywood kitsch'lerinin yeniden üretimini görüyorum genelde. Halihazırda sünmüş, ısıtılıp ısıtılıp servis edilmiş bir yemeğin bu bayatlamış halini taklit etmeye çalışan kendi mutfağından ögeleri yok sayarak hazırlanmış bayağı yemekler yiyor gibiyiz. 90'ların copy-paste romantik komedileri modern insanın romantik ilişkilerini inşa etti bana kalırsa. Uçarı ve dizginlenemez bir adamı yola getiren inatçı, zeki bir kadın falan filan var ya binlercesi. Ya da 50 Shades Of Grey diyip susabiliriz burada. kitaptan uyarlama filmlerin çokluğu bile halihazırda oluşmuş bir hedef kitleyi anında nakte çevirme imkânını geri tepmek istemeyen yapımcılarla açıklanabilir bana kalırsa. "Hayranlık" kartını oynuyordu eskiden popculture. O oyunculara, o karakterlere hayran bireyler yaratıyordu sistem. Işıl ışıl etkinlik geceleri, tenis kortlu malikâneler, dünyada başka kimsede olmasın diye aranıp bulunmuş isimli evlatlar, varoluşsal bunalımlar ve selülitli yakalanmış plaj fotoğraflarıyla onların yerinde olmayı dileyen, çok rağbet gören bir ürüne dönüşebilmeyi dileyen kitleleri tatmin etmeye çalışıyordu. Şimdi sosyal medyayla birçok kişi bu ürüne dönüşebilmeyi başardı, olayın ucu kaçtı böylelikle. Oradan yürüyüp filmlerde, dizilerde boy gösterebilir oldu insan. Tüm kitschler gündelik hayata sızdı. Van Gogh, Frida Kahlo, İnci Küpeli Kız, Mona Lisa her türlü ürünün üstüne basıldı, satıldı. Kafka hayranı bohemler, içe dönük utangaçlar ve lifestyle bloggerlar üretildi. Bir avuç insanı yakalayan her düşünce maddeleşip satılır oldu. Kitaplar, filmlere, filmler bilgisayar oyunlarına, oyunlar T-shirtlere, T-shirtler DIY videolarına dönüştü. Reklam her yere girdi. Ürün yerleştirmeyle ürün her yerimize yerleştirildi. Şimdi, Y kuşağıyla birlikte farkındalıklar, soru sormalar artmaya başladı. Kapitalizm buna da ayak uydurdu tabii. Güncel durumda eleştirel yaklaşımlar beyaz perdede de artmaya başladı. Bütün bu gösteri dünyasının ultimate vardığı nokta olan Academy Ödülleri'nde son 5 yılda verilen ödüllerinde yaşanan dönüşüme bakılabilir bunun için. Sistem eleştirisi yapan filmlerin artışı da buna işaret ediyor. Çünkü popüler olan=cash demekti artık.




Contemporary Art'tan hiç keyif alamama nedenim sanırım bu. (Tabii ki beni etkileyen birçok sanatçı ve sanat üretimi var) Modern sanat müzelerine ölüp biten birçok tanıdığımın alfabesi Warhol'dan, Anish Kapoor'dan öteye gitmiyor. Modern sanatı takip eden cool insan ayakkabısını giymekten keyif alıyorlar sadece. O ayakkabıyı nerede görüyoruz, öyle yaşamamız gerektiğine, bunun "modernlik" olduğuna nerede ikna oluyoruz?




Gerçekten kendimiz olan kendimizi bulma ve anlama şansımızı sonsuza kadar kaybettik diyorum ben. Kendim için de diyorum bunu. Koskoca sanatı müstakil bir nesneye indirgeyip beynimizi yıkadı diye yaftalamadığım yeterince belli mi bilmiyorum. Sadece şunu söylemek isterim, film endüstrisi dediğimiz şey tahayyüllerimizin dışında bir ebata genişlemiş durumda. Sanat filmi, kaliteli film, mesajı olan bir film falan gibi ayrımlara gitmeye tenezzül etmedim- genelleyici konuşmayı da aslında sevmem, ama bu büyüklükte bir sektörde ticarî emellerin esiri olmuş; dönemi şekillendiren, döneme göre şekillenen -girdiği kabın şeklini alan ve özeleştirisini dahi bir silaha dönüştürmeyi öğrenmiş kitschlerle ve stereotip yaratıcı kalıplarla dolu bu tikel parça genelleme yapmaya izin verecek bir kapasitede bana kalırsa. Bugünün beyaz perdesinin bizi ve hayatı yaşayış şeklimizi şekillendirdiğini söylemekte bir beis görmüyorum bu yüzden. Allah aşkına Issız Adam filminin yarattığı, hiçbir rasyonelliğe daya