• ozanakbas

Söyleyeceklerim Var: Kayıp Nesil ve Selülit Magazini

Spoiler: Bu yazı eser miktarda genelleme içerir.




Size yine güzel bir fikir salatası hazırlıyorum. Hadi bakalım, neler çıkacak. Ne güzel bir çağa denk geldik yarebbim; diyorum bazen. Siyasî olarak, sosyal olarak, ekonomik olarak, coğrafya olarak; yani doğru zamanda doğru yerde bulunmak ancak bu kadar başarısız uygulanabilirmiş. İki yüzyılın arasına doğmuş bir "kayıp nesil" olarak biz bugünlerin taze yetişkinleri Y kuşağı neferleri, bir türlü çilemizi dolduramadık. Çilemiz, doluya koysak almıyor, boşa koysak dolmuyor niteliğinde, başkalarına "böyle de dert mi olur" dedirtecek cinstendi eskiden. Eğitim sürecimiz zaten başlı başına bir dertti mesela. Bitmeyen bir yarış. Bitmeyen bir stres. Bitmeyen bir yetersizlik hissi, başarısızlık korkusu. Seleflerimiz olan X kuşağı doğrucubaşları üniversiteden mezun olduklarında kendileriyle birlikte toplam 7 (yedi) meslektaşları falan vardı herhalde, onlara kolay geliyor o yüzden hala. Azıcık aşım, ağrısız başım deme lüksümüz olmadı bizim. İyi bir okuldan, iyi bir meslekten mezun olmak yetmedi bize. Kapağı at rahatlarsın diye ensemize binen ebeveynlerimize iyi üniversite mezunu işsiz evlat şoku yaşattı bu hayat. Ekmek aslanın, aslan bir dinozorun, dinozorsa bir ejderhanın midesindeydi.


Ne güzel bir çağa denk geldik diyorum çünkü vasıflarını nereye koyacağını bilemeyen canını dişine takmış, yaşam mücadelesi veren bir güruhla, sansasyon ve polemikle- magazinel değerle markalaşmış, reklam geliri elde etmiş bir grubu kafa kafaya tokuşturan bir dönemi yaşıyoruz. Tabii bunun yanında, pandemiler, doğal afetler, sansür, yasak, kısıtlama gibi politik yaptırımlar derken; 2020 Türkiye'sinde gençliğinin baharında, hayalleri ve hedefleri olan bir genç olmak tatsız tuzsuz bir hal aldı. Doğrular yanlışlar birbiri içine eridi. Bir doğruluk ölçer olarak takipçi/like sayısı devreye girdi. Kavram kargaşası aldı yürüdü. Takipçi sayın ya da medyatikliğin kadar söz hakkın var. Bugün bir Covid-19 önlemi olarak Kelle Paça'yı tartıştıysak nedeni, mikrofonun medyatik doktora uzatılmasıdır. Herkesin ama herkesin psikolojisi bozuldu.


Şimdi tabii, içinden geçmekte olduğumuz süreç herkese zor. Herkesin derdi kendine ağırdır buna da diyecek lafım yok. Fakat inanın, bu Y kuşağı çok çekti, daha da çeker. Kayıp Nesil lakabının gerçekten bir anlamı var. Şimdi mesela, bir X kuşağı pandemide hiç yoktan (yüksek ihtimalle) kendi evinde oturuyor, ya da faiz oranlarından yararlanıp kenardaki parasının üstüne biraz kredi çekip bir şeyler aldı. Borsadaki çılgın dalgalanmayı yakalayıp üç beş bir şey kazanabileceği hazır bir parası vardı ya da yatırımlık. Onun zihniyeti zaten başımı sokacak bir çatı, mürüvveti görülecek bir evlat şeklinde yoğrulduğu için, en büyük şikayeti "cık cık cık, bak şu Y kuşağı bireyine, hiç olacak iş mi?" gibisinden ayağının yere basmadığını tespit ettiği haleflerini eleştirmek falan gibi şeyler oluyor. E Z kuşağı, zaten fıtrat olarak gamsız geldi. Ben kendi adıma kıskanıyorum o gamsızlığı biraz. Dünya umurlarında değil, her şey bir mizah malzemesi. İncinme, incitme gibi bir endişeleri yok. Klavye delikanlılığına soyundular, daha reşit olmadan kadınlardan nude falan istiyorlar, öyle bir gamsızlık. Kaldı ki tam anlamıyla kanatlanıp uçmadılar henüz, hani iş dünyasında falan esameleri okunmuyor. Ama Y, işte bu ikisinin arasında oluşan tansiyonda evinden dışarda, bir yerlere ev demeye, bir şeylere iş demeye çalışırken; ait hissedemeyen, güvende hissedemeyen, koşup koşup aynı yerde sayan bir kayıp balık nemo. Teknolojiye sonradan adapte olmuş, mala mülke gayrimenkule inanmıyor, ama dünyayı da gezemiyor. Yaşamak için çalışmak mottosunu uygun görse de (çalışmak için yaşayan seleflerinin aksine) çalıştığının karşılığında yaşadığını adil görmüyor. Gençtir, kanı kaynar, biraz gezsin, iki kadeh bir şey içsin diyor, zam üstüne zam, yasak üstüne yasak gelir. Biraz yalnız kalmak ister, kimse beni sevmiyor der, biraz üstüne gidersin, ilgiden ve insanlardan bunalır. Böyle araf içinde araf bir nesil Y kuşağı bana kalırsa.




Tam böyle bir distopyanın içinde, büyürken annesinin babasının sözünden çıkmamış, minik takdir kırıntıları için didinmiş çalışmış bu neslin majoritesi şu an beyaz yakalı. Bu sefer de ebeveynlerinin akranları olan patronlarında, ergenlik travmalarını yeniden yaşıyor ve kendini kanıtlamak için debelenip duruyor. Kredi kartları fullenmiş durumda, kirasını maaştan çıkarınca geriye komik bir rakam kalıyor. Birkaç yıl önce, 6-7 ay biriktirse bir hafta İtalya'ya falan kaçabilirken şimdi euro olmuş 8, ülkeler kapıları kapatmış; o da yok. Yazık valla yazık, üzülüyorum bize.


Bunlar olurken, bir de, sosyal medyada paylaştıkları bir hikayeyle onun altı aylık maaşını kazanan yaşıtının mükemmel evini, mükemmel seyahatini, hayatından kesitler aktardığı vloglarını, markalardan yağan hediye son moda ürünlerin kutularını açışını izliyor. Like'lıyor. Bazen de kaldıramayıp hater oluyor. Şahsen, prim vermemek ve uzak durmaktan yana oluyorum ben genelde. Uzun süredir magazin haberi falan görünce kanım çekiliyor zaten. Sinirlerim oynuyor. Bugün Duygu Özaslan'ın shop'suz fotoğrafları düştü mesela. Sunny Side-Up meselesinden beri pek önüme düşmüyordu. Şu an Twitter yıkılıyor. Gittiği yere bulutunu da götüren fenomen vardı bir de biliyorsunuzdur belki. Tek tük böyle potlar kırılınca anlıyoruz ama aslında sosyal medyanın tamamı bir vitrin sistematiğinde çalışmıyor mu? Herkes vitrine en harikulade halini koymak ister. Bunda garipsenecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Birini takip ederken, zımnî olarak gerçeği yansıtmayan paylaşımlar yapacağını ve bizim de bunları göreceğimizi kabul etmiş sayılıyoruz.


Ne garip bir çağa denk geldik gerçekten. Y kuşağını en çok "sıradan çinko karbon pillerin de ünlü olabileceğinin" farkındalığı yıktı sanırım. Şimdi 90'lara bile baktığınızda, şarkıcı, futbolcu, manken falan olmanız gerekiyordu ki televizyona çıkasınız ve ünlü olasınız. Televizyondan başka görünürlük merci yoktu. Bugün oturduğu yerden, evinin içinden viral olabiliyor birisi. Oradan yürüyüp, oyuncu, manken, şarkıcı da olabiliyor. Neden-sonuç ilişkisi ters-yüz oldu yani. Sesini ve kendini kanıtlayarak şarkıcı olmak durumunda değil artık kimse. Sadece çok geniş bir kitleye sahip olduğu için tamamen elektronik ortamda üretilmiş bir beat üzerinden şarkı çıkarabilir birisi. Neyse konu bu değil tabii. Y kuşağının bir türlü bitmeyen "hayattan ne istediğimi bilmiyorum" tribinin böylesi bir çağda Duygu Özaslan'a falan bakıp varoluşsal bunalımlar yaşamasını açıklamaya çalışıyorum aslında. Çünkü diyor ki, e ben bu kadar vasfı nereye koyayım şimdi diyor. Bilmemkaç dil biliyor, muhtemelen yüksek lisans yapmış, hatta bazıları PhD'li, birçoğunun artık hatrı sayılır iş deneyimi de var, ama hiçbirinin pek bir ederi yok. Çünkü birinin ağzından çıkan lafı dinlemesi ve ondan etkilenmesi (influence olması) için kitlelere seslenir olması şartı eklendi listeye ve Y kuşağının geneli bu ata oynamamıştı. Evanescence, Şebnem Ferah falan dinlerken Geometri çözüyordu o, annesinin kafasına ketçap sıkarken video çekip paylaşmak gelmedi aklına veya makyaj videosu çekip gündem yaratmayı düşünmedi.





Gerçekleri kabul etmek lazım. Bu devrin gerçeği de bu. Yerden yere vurup, eleştirip durmanın da pek anlamı yok bence. "Yalan söylemek, terbiyesizlik etmek falan normalleşti", diyip geçmek de pek kolay değil ama eleştiri de bir yere kadar. Şimdi Duygu Özaslan'ın yaptığı şey teknik olarak yalan söylemek. Ama ne yapalım? Hapse mi atalım? Kadın suç işlemiyor ki. Onu takip eden herkes kendi özgür iradesiyle takip ediyor. İstemeyen, bu yalandan hoşlanmayan takipten çıkabilir? Çıkıyorlar mı? Çıkmıyorlar? O zaman mesele ne? Alan memnun, satan memnun derim ben. Sadece, doğruları söylemek, doğrulardan bahsetmek genetiğine işlemiş bir birey olarak diyorum ki, çok kötü bir döneme denk geldik. Eski zamanlar güzellemesi gibi de algılanmasın bu. Sosyal medyayı, görsel sanatları, medyayı, medyanın uyandırıcı ve harekete geçirici gücünü seviyorum. Fakat, kafam karışıyor. Kendin olmak, kendini sevmekle başladığımız cümleler, başka biriymiş gibi davrandığımız sosyal medya platformlarında ne kadar etkili olabilir ki? Kendi ellerimizle yarattığımız bu adaletsiz düzenden yakınmaya hakkımız var mı? Hem takip edip, bir kişiyi markaya dönüştürüp, istifa edip dünyayı gezen beyaz yakalı romantizmlerine tav olup, hem de hepsi bir yalan, sosyal medya iğrenç bir yer gibi beyanlar üretebilir miyiz? İşte alın size, kayıp nesil. Kendi inandığını uygulamayan, kendi eleştirdiğinin yerinde olmak isteyen, hayatın neresinde olduğunu, ne yapmakta olduğunu, ne beklediğini ayrımsayamayan bir kuşak. Bir tarafta kadın hakları, LGBTIQ farkındalığı, veganizm konuşuyor, bir tarafta selülit magazinini sohbetlere meze yapıyor. Herkesten farklı olmaya ant içip, herkes aynı andı içtiği için herkesle aynı oluyor. Body shaming yapmayın diyor, Kim Kardashian'ı yerden yere vuruyor. Kafalar karışık. Doğrular yanlışlar karıştı. Politik olarak doğru konuşmak zorlaştı. Ofansif olmadan söylem üretmek çok zor. Nereye elinizi atsanız bir paradoks oluşuyor. Kendi dediğinizle çelişmeden hareket alanı yaratamaz oluyorsunuz. Daha temel farkındalıkların ve temel insanî hakların neler olduğunu öğrenememiş bir ülkede, bir pandemi esnasında, genç bir hayalperest olmaya çalışıyorsunuz, hiçbir şeyin anlamı yokmuş gibi gelmeye başlıyor.




Yeni bir şey söyleyerek dikkat çekme içgüdüsünden beslenen bir düzlemde hak savunuculuğuna soyunduk hepimiz. Karbon emisyonundan gem vurup, bu konuda en kabahatli endüstrilerden biri olan kahve üretimine laf etmeyi düşünmüyoruz. Her gün kupa kupa kahve yudumlarken kapitalizme dert yanıyoruz. Her şeyin ucu bir başka şeye dokunuyor. Değişik bir çağa denk geldik. Sadece fikir üreterek, varoluşumuzu sorgulamaya itiliyoruz. Günün sonundaysa, Duygu Özaslan'ın selülitlerini Twitter'da trending topic yapmaktan öteye gidemiyoruz, üzgünüm. Shop'una sağlık ne diyelim?

73 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

"Takip Et"

 Geride kalma!

Fırsatlara ve en keyifli paylaşımlara ilk sen ulaş! 

  • facebook
  • twitter
  • YouTube - Beyaz Çember
  • Instagram - Beyaz Çember

© 2023 by FEEDs & GRIDs. Proudly created with Wix.com