• ozanakbas

Tasarım Her Yerde Olmalıdır

Bu hafta biraz tasarım konuşalım istedim. YouTube kanalımdan bu konuda sohbet minvalinde hazırladığım videoyu da izleyebilirsiniz ama okumayı sevenler için de buyurun okumaya :)


Bugün, tasarımın nasıl algılandığı ve bu algılama tarzının aslında ne kadar zararlı olduğunu konuşalım istiyorum çünkü bu kelimenin esas anlamı ve gündelik dilde kullanılan anlamı arasında açılmaya başladığını düşündüğüm bir uçurum var. Tasarım kelimesini kullandığımızda bugün akla high-end bir müşteri profili ve hiç de hayatî olmayan, spektrumun lüks ucunda kalan bir olguyu düşünüyoruz; böyle bir içeriğe işaret ediyoruz. Fakat benim önermem; tasarım her yerde olmalıdır, şeklinde ve burada da biraz bunun üzerine sohbet etmek istiyorum. Gelin; tasarım, tasarım için midir, tasarım halk için midir diye soralım yani kısacası.


Bu konuda en çok dile getirilen önyargılardan bir tanesi maliyet. Tasarım'ın, yani, bir şeyin tasarlanmasının ciddi bir ek maliyet yaratacağına dair bir kanı var. Özellikle Türkiye'de bu kanı çok güçlü. Hatta Türkiye'de bunu tasarımdan daha öte disiplinlere de taşıyabiliriz. Tam olarak "yap geç" kültürünün her geçen gün daha derinlerde bir yere oturduğunu hissedebildiğimiz toplumsal çalışma ve iş yürütme/halletme anlayışından bahsediyorum. Olsun ve bitsin. Üzerine durup düşünmeye, farklı bir yaklaşımın neleri değiştirebileceğine dair sorgulamalara ihtiyaç yok çünkü(!).


Bir müteahhit herhangi bir tesisat ustasına, makina mühendisine, elektrikçiye ya da niş ve uzmanlık gerektiren bir alanın uzmanına danışmadan bir yapının kirli su hattına, ya da aydınlatma yerleşimlerine karar verebiliyor mesela ülkemizde. Mimarî tasarım düzleminden devam edecek olursam, yapım esnasında gözden çıkarılmayan bu küçük ek maliyetler, daha sonra çok daha büyük bir şekilde acısını çıkarabiliyor. Tabii, müteahhitin tuzu bu senaryoda kuru. Çünkü onun ödemediği küçük ek maliyete karşılık gelen büyük masraf müteahhitin cebinden çıkmıyor, evi satın alan ya da o yapıyı kullanan hanelerin cebinden çıkıyor. Burada konumuz bu değil ama. Dönelim tasarıma ve tasarımın maliyetlerine dair önyargılara.


Bu algıyı besleyen birden fazla durum var bana kalırsa. Bunlardan bir tanesi medyanın oluşturduğu kodlamalar ve bu kodlamalara uygun hareket ederek, elitist (ya da daha kötüsü avam ve elitist) bir karaktere bürünen tasarım eşittir abartı, gösteriş, altın varaklar diye düşünen "tasarımcı" tayfa. Sözüm altını çizerek söylüyorum ki meclisten dışarı ama bu algıyı en çok besleyen tasarım dalı ne yazık ki iç mimarlar ve mobilya tasarımcılarından oluşuyor. Dediğim gibi tamamen ampirik gözlemlerle üretiyorum bu söylemleri, yanılıyor da olabilirim. Bu tasarım dallarının temsilcileri nezdinde yanılıyorsam bile, medya temelli tasarımcı tiplemesi kodlamalarını hepimizin kendi gözlerimizle görebiliyoruzdur herhalde.


Şöyle bir açıklama eklemek isterim buraya; altın varak kullanmak, maksimalist bir tasarımı benimsemek, klasik ögeler barındırmak kötü tasarım yapmaktır demiyorum. Benim tasarım anlayışıma benzemeyen, ya da kendim kullanmayı tercih etmediğim üslupları yanlışlayan bir tutum olur bu. Ben sadece, genellikle bu tip tasarım stillerini benimseyerek uygulayan tasarımcıların, medyada ve özellikle iktidara yakın kesimlerin tercih ettiği mekânların yansıdığı görüntülerde kendine çokça yer edinen neredeyse stereotipik bir burnuhavada tasarım bilirkişiliğine büründüğünü söylüyorum. İşte tam olarak bu tutum 'tasarım'ın herkes için olmadığı, ve zenginlik ve pürşâşaa içinde yaşayanlara özel olduğu algısını güçlendiriyor, diyorum. Yani, kısaca, tasarım çok pahalıdır ve pahalı olduğunu belli eder ve bunu sadece çok zenginler temin edebilir, algısını kamuda var eden birtakım unsurlardan bahsettim.


Daha farklı bir ölçekte ele alalım konuyu. Anlatmaya çalıştığım mevzunun sadece dikilen apartmanlardan ya da salonunu yaptıran medya zenginlerinden ibaret olmadığını ortaya koymaya çalışayım istiyorum, çünkü zaten tasarım dediğimiz anda hayatın herhangi bir anındaki herhangi bir şeyi içeren bir kapsamdan bahsediyoruz aslında. Bir mekâna, bir objeye, bir davranışa, bir arayüze, bir kente, bir çipe, bir hareket aksına işaret ediyoruz. O zaman burada şunun ayrımını yapmak gerekir belki. Kullanılan her mekân ve obje aslında tasarlanmıştır. Tasarım her yerde olmalıdır derken de salt var olma durumundan bahsetmiyorum öyleyse. "İyi" tasarım her yerde olmalıdır, demeye çalışıyorum. Ve bunun önünde de düşünüldüğü gibi büyük engeller, ciddi maliyetler yok. Sadece süreçlerin daha farklı işlemesi gerekiyor hepsi bu. Örneğin daha düşük gelirli evlerde sıklıkla bulunan herhangi bir plastik züccaciye için de geçerli bu. Kullanım amacına daha uygun hizmet eden ürünün üretim sürecine bir tasarımcıyı dahil etmek, sadece en baştan yapılması gereken, tek seferlik bir maliyet olmakla birlikte, ürünle ilgili pozitif geri dönüşler alınması, ağızdan ağıza pazarlaması yapılan ve satış tirajını artıran bir ürüne dönüşmesi ihtimalini de artırır.


Tabii, kapitalist üretim ve tüketim döngülerinde gerek ucuz araç gereçlere, gerek üst sınıf beyaz eşya ya da mobilyaya, sağlamlık ve uzun ömür çok istenen/aranan bir parametre değil artık. Bu da bizi iyi tasarımla ilgili belki de daha farklı bir sorgulamaya yönlendiriyor. İyi tasarım, yani her yerde olmalıdır, dediğim iyi tasarım, aynı zamanda çevresel ve toplumsal birtakım sorumlulukları da içinde barındırmalıdır diyebilir miyiz o zaman? Çünkü böylesi bir tasarımın her yerde olması gezegenin de hayrına olacaktır. Uzun süredir, ısrarla ve hararetle beyan ettiğim IKEA gerçeğini ele alalım. IKEA sizce "iyi tasarlanmış" nesneler mi üretiyor, satıyor? Bir kere minimum depolama alanı gerektirmesi ve tek seferde maksimum oranda nakliyata el veren demonte sistemi sayesinde az karbon salınımının önünü açtığını düşünebilirsiniz veya minimal, şık bir tasarım çizgisi olduğunu da savunabilirsiniz. Benim IKEA'nın iyi tasarım üretmediğini söyleme sebebimin estetik yargılarla uzaktan yakından alakası yok lâkin. IKEA, kullan-at mobilya üretiyor ne yazık ki. Tıpkı plastik çatallar ya da pipetler gibi. Evine IKEA sokmak, bana kalırsa her akşam yemeğini plastik tabakta yemek gibi. Son yıllarda özellikle "katil şifonyerler" gibi skandallardan sonra ürünlerinin dayanımına ve test süreçlerine daha özenli yaklaştıklarına dair açıklamalar yaptılarsa da, bu geçtiğimiz onyıllarda Romanya gibi ülkelerin kaçakçı ve çingeneleri vasıtasıyla millî parklarındaki ağaç rezervlerini illegal bir şekilde erittikleri gerçeğinin üstünü örtemiyor ne yazık ki. O zaman her yerde olmalıdır, dediğim, "iyi tasarım" bu olmamalı. Yani, iyi tasarım, dediğimiz olgunun tasarımcıdan bağımsız daha aşkın meseleleri de var. Kurumları, toplumları ilgilendiren boyutları. İyi tasarım biraz da anarşist mi olmalı, dersiniz? Kapitalist düzenin çarkları içerisinde bir tasarım ne dereceye kadar, ya da nasıl sorumluluk üstlenebilir, sorusu gündeme geliyor değil mi?


Üzerine çok uzun uzun konuşulabilecek, yazılabilecek bir mesele. Biraz öteden beriden sohbet tadında örneklerle meseleyi ele almaya çalıştım, fakat aslında yazı boyunca aynı şeyi ifade ediyordum. İster bir apartman inşası, ister plastik bir leğenin üretimi, ister demonte bir mobilya olsun, ya da bir işletmenin kurumsal kimliğini oluşturan grafik tasarım ögeleri olsun... Bir uygulamada "Gönder" tuşunun nerede olduğu ya da bir ketılın tutacağının malzemesinin kararı olsun... Dünyanın her yerindeki tüm kreatif temsilcilerin bir vazifesi olduğuna inanıyorum. Anlamlı tasarımlar üretmeye direnmek zorunda olduklarını düşünüyorum. Okullarda öğretilmesi gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Sadece, çağın getirdiği eğilimleri yakalayan, dönemsel trend malzemeleri kullanarak "doğru" ve "modern" tasarım yaptığına inandırılan öğrencileri aşmak gerekiyor. Medyanın ürettiği elitist, "boynu-fularlı", kitsch ve bayağı tasarımlarına -büyük ihtimalle- sonradan görme kesimin rağbet göstermesiyle kendisini tasarım gurusu belleyen ve hatta aynı zamanda Türkçe'ye "dizayn" kelimesinin de girmesine neden olmak suretiyle, tasarım kelimesinin barındırması ihtimali olan tüm anlamın içini boşaltan, çağın ve sistemin kahramanı tasarımcılara dönüşmemek için bir savaş vermemiz gerektiğine inanıyorum. Tasarım gibi subjektif bir meseleyi ele alışın göründüğünden daha hassas dengeler barındıracağının ve bu dediğimin aslında bir ütopyadan daha ileri gidemeyeceğinin ve hatta belki de modernizmin dayatmacı ve tektipçi, normatif yaklaşımlarına bir göz kırpmakta gibi göründüğümün farkında olmakla birlikte; hiç bu kadar, komplike, derin, zor bir mücadeleyi anlatmadığımı, aslında oldukça basit ve sade bir şekilde, tasarımcının ilk vazifesinin ne olması gerektiğine dair bir uzlaşının mümkün olduğunu söylüyorum. Tasarımcı, iyi tasarım üretmekle mükelleftir. İyi tasarımın da bulunduğu dünyaya, topluma ve kullanıcısına karşı sorumlulukları vardır.


Tasarımcı, tasarlanan nesnenin kullanım ömrünü, kullanılan malzemeyi ve bu malzemenin ekolojik döngüsünü ve teknik değerlerini, tasarlanan nesnenin kullanıcısının demografik ve fizyolojik özelliklerini ve dolayısıyla nesneyi kullanırkenki konforunu, konseptinden, üretimine ve nakliyesine, evvelini ve ahirini düşünmekle mükelleftir. Ve bu; tasarımın high-end ve kapitalist bir bayağılık üretiminden öteye giderek, herkese ulaşan, her ölçekte, her yere sızan, kolektif bir hareket olarak; bir çay kaşığının tasarımında bile küresel problemleri hesaba katabilme yeteneğinden başka bir anlama gelmemektedir.

15 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör